1983-1989 Yılları (Özal Dönemi: Kitleselleşme, İvme Kazanma ve Siyasete Nüfuz Dönemi)

1983 yılı örgüt için bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Çünkü bu tarih, Anavatan Partisi’nin tek başına iktidar olarak ve lideri Turgut Özal’ın Başbakan olarak Türk siyasi hayatına hâkim olduğu dönemin başlangıcı olduğu gibi, Gülen’in siyasilerle güçlü ilişkiler kurmaya ve devletin “kılcallarına” nüfuz etmeye başladığı ve de takipçilerinin örgüt adına okul kurmalarının önündeki engellerin kalktığı dönemdir. Bu dönemde 1986 yılında yapılan yasal düzenlemelerle özel teşebbüs tarafından okul açılmasına imkân tanınmıştır. Örgüt bu imkânı büyük bir fırsat olarak değerlendirmiş ve bu dönemde hızlı bir okullaşma furyası başlatmıştır. İzmir'in Bozyaka semtindeki Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı adına açılmış olan öğrenci yurdunun "Yamanlar Koleji" adıyla koleje çevrilmesiyle, örgütün ilk özel okulu hayata geçirilmiştir. Aynı zamanda bu okul, örgütü her anlamda besleyen can damarı olan ve yıllar sonra tüm dünyaya yayılacak okullar zincirinin de başlangıcı olmuştur.

İzmir’deki Yamanlar Koleji ile aynı dönemlerde kurulan bir diğer okul olan Ankara’daki Samanyolu Okulları da örgüte ait gözde eğitim kurumlarından biri olmuş, ayrıca örgüt için özel bir sembolik değer de taşımıştır. Bu iki okul ilerleyen dönemlerde bilim olimpiyatları gibi çeşitli platformlarda öne çıkarılarak, örgütün hem yurt içi hem de yurtdışı vitrininin en nadide parçaları olarak kullanılmıştır. “Fevkalade başarılı ve ahlaklı talebeler yetiştiren bir hayır hareketi” imajı oluşturularak bu imajın kamusal algıya ve toplumsal hafızaya işlenmesinde başrolü bu okullar oynamıştır. “Fevkalade başarılı ve ahlaklı talebe” figürü, hem toplumun kahir ekseriyetinin takdir ve gıptayla bakabilecekleri bir reklam ve halkla ilişkiler malzemesi, hem de örgüte muhalif çevrelerin dahi kolayca itiraz edemeyecekleri türden bir “oto savunma” fonksiyonunu icra etmiş, bu şekilde örgütü her türlü şüphe, eleştiri ve saldırılardan peşinen ve sürekli olarak koruyan gayet kullanışlı ve sağlam bir zırh ve kalkan görevi görmüştür.

Üniversiteye hazırlık kurslarına olan ihtiyacın fark edilmesiyle, Fırat Eğitim Merkezi (FEM) açılmış ve bu kurslar da okullar kadar ilgi görmüştür.1986 yılında Millet Dershanesi ve 1987 yılında Ankara Maltepe'de Maltepe Dershaneleri kurulmuş, eğitim sistemindeki handikapların ve dönemin konjonktürünün de etkisiyle dershanecilikte olağanüstü bir ivme yakalanmıştır. Bu süreçte “mütevelli heyeti” uygulaması geliştirilerek semt mütevellileri oluşturulmuş, hızla büyüyen örgütün büyüme hızına ayak uydurabilecek “dinamik fakat mahrem-ketum idare yapısı” için, -eğitim kurumlarının bulunduğu iller öncelikli olmak üzere- hemen her ilde “abiye itaat” esasına ve sorumluluk paylaşımına dayanan bir yapılanma modeliyle, en küçük birimlere varıncaya kadar “imamlık sistemi” uygulanmıştır.

Bu dönemde örgütün gerek maddi kaynaklarının gerekse de insan kaynaklarının hızla artmasıyla birlikte engeller, zorluklar ve başarı eşikleri eskiye nazaran kolaylıkla aşılır hale gelmiş, örgüt sisteminin çarkları çok daha hızlı ve çok daha verimli bir şekilde dönmeye başlamıştır: “Işık evleri” okul ve dershane öğrencileriyle dolup boşalır olmuş, zamanla bu okullar ve dershaneler farklı isimlerle ülke çapında yaygınlaşarak örgütün en önemli finans kaynakları haline geldikleri gibi esasen örgüt için son derece geniş ve verimli, sürekli olarak büyüyen ve tazelenen, zengin ve dinamik bir insan kaynaklarıolarak da işlev görmüşlerdir.

Kısacası bu eğitim kurumları örgüt için vitrin olarak kullanıldığı gibi, kelimenin tam anlamıyla örgütün arka bahçeleriolmuştur.

Bu dönem, aynı zamanda örgütün yetiştirdiği “seçilmiş” öğrencilerin askeri liselere ve polis kolejlerine yoğun olarak yönlendirildiği dönemdir. Bu seçilmiş öğrenciler 1984 yılından itibaren "talebe imamı" denilen örgüt mensupları tarafından sürekli olarak takip ve kontrol altında tutulmuştur. Örgüt mensuplarının ele geçirdikleri askeri lise ve polis koleji sınav sorularını talebe imamlarına ilettiği ve bu soruların deneme sınavı soruları olarak, hatta “abilerin çıkacak bazı soruları rüyalarında gördüğü” gibi kılıflarla söz konusu “seçilmiş” öğrencilere iletildiği açığa çıkmıştır.

“Sınavda çıkacak soruların rüyada görülmesi” kılıfı bizzat Fetullah Gülen tarafından meşrulaştırılmış, hatta teşvik edilmiştir. Fetullah Gülen, Fasıldan Fasıla-4 isimli Nil Yayınlarından çıkan kitabın Mart 2001 baskısının 105. Sayfasında “Rüya Hakikati” başlığı altında sınav soruları ile ilgili açıklama yapmış; "Bazı kimselerin kazanacakları bir başarıyı çok önceden rüyalarında görebildiğini, gireceği imtihan sorularını bütün ayrıntıları ile müşahede edebilmekte olduklarını, rüyaların yoruma açık olduğunu, bütün bunların metafizik dünyaya inanç gereği problem olmadığını, mana âlemine kapalı olanların problemi olduğunu" anlatmıştır.

Bu şekilde takipçilerine yol göstermekte, çalınan sınav sorularına izah ve zemin hazırlamakta ve bu yola teşvik etmektedir. Ayrıca sınava girecek çocuklara ve gençlere çalıntı sorular, Sınavda çıkacak Fetullah Gülen Hocaefendi’nin rüyasında gördüğü sorular denilerek verilmiş, ardından aynı soruların sınavda çıkmasıyla Fetullah Gülen’in insanüstü kutsal bir varlık olarak gösterilmesi sağlanmıştır. Kısacası, sadece hırsızlıkla kalınmamış, hırsızlık “keramet ve insanüstülük” olarak pazarlanmıştır. Durumdan habersiz olan çocuklar ve gençler böylece örgüte ölümüne bağlı “adanmışlar” haline getirilmiştir.

Ankara Çatı İddianamesinin “Teşkilat Yapısı” bölümünde, Fetullah Gülen - CIA ilişkisinin bu dönemde kurulduğu belirtilmiş, konu hakkında şu ifadelere yer verilmiştir: “Fetullah Gülen ile CIA ilişkisi, 1983 yılında Moon Tarikatının Türkiye'deki uzantısı Kasım Gülek üzerinden sağlanan irtibatla başlamıştır. Resmi adı Birleştirme Kilisesi olan Moon Tarikatını kullanarak komünizme karşı blok oluşturmak isteyen ABD, Türkiye'de komünizmle mücadele kuruluşlarına destek vermektedir. Komünist harekete karşı olan Fetullah Gülen'in de bu politika çerçevesinde Türkiye'de desteklenip büyümesini sağlanmış, lise ve kolejler açmasına izin verilmiştir.” “…Kendisini önemli göstermek için 1990’lı yıllarda Türkiye'deki önemli devlet adamları ve siyasetçilerle yakınlık kurup Turgut Özal, Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit ile görüşmüştür. Abraham Foxman ile Papa II. John Paul ile görüşmeler yapmıştır...”

Hızla büyüyen örgüt hem giderek artan ve çeşitlenen örgüt içi ihtiyaçlarını karşılamak hem de ticari ve ekonomik alanda büyük ve organize bir güç haline gelerek hâkimiyet sağlamak amacıyla, 1989 yılı başlarında şirketleşmeye başlamış ve sonrasında holdingleşmeye gitmiştir. Sürat Yazılım, Sürat Teknoloji, Sürat Kargo gibi şirketler bu süreçte kurulan şirketlere örnektir. Bu dönemde kurulan şirketlerin bazılarının görünen amaçları dışındaki asıl amaçları ilerleyen dönemlerde ortaya çıkmıştır. Örneğin, Sürat Teknoloji'nin kamu ihalelerine girerek bakanlıklar ve kurumlar içerisinde alt yapı teknolojisi oluşturduğu ve devletin tüm verilerini ve gizli bilgilerini yedekleyip örgüte arşiv temin ettiği” şeklindeki ifadeler Ankara Çatı İddianamesinde yer almıştır.

Ayrıca bu dönem, örgütün medya ayağındaki en güçlü ve sembol organı olan Zaman Gazetesi’nin de kurulduğu ve örgütün kontrolüne geçtiği dönemdir. 3 Kasım 1986 tarihinde İhsan Arslan ve Alaattin Kaya tarafından Ankara'da kurulan bu gazete, önceleri muhafazakâr - İslami kesimin sesi olarak yayın hayatına başlamış, 1987 yılında ise birçok eski çalışanının tasfiyesi ile Gülen yapılanmasının kontrolüne geçmiştir. O dönemlerde bu gazete Gülen’in mesajlarının aracı olduğu gibi, özellikle de örgüte ait eğitim kurumlarının “başarı haberi” görünümlü örtülü reklamlarla kamuoyu nezdinde olumlu imaj oluşturularak öne çıkarılmasında etkin rol oynamıştır.

Kısacası 1983 – 1989 yılları arası FETÖ’nün her alanda geliştiği, büyüdüğü, devlete sızdığı ve kadrolaştığı bir dönem olmuştur.

1990’dan Günümüze

1990’lı Yıllar (Koalisyonlar Dönemi: Şirketleşme ve Yurtdışına Açılma Dönemi)

Bu dönem örgütün hızla büyüyerek küresel ölçekte bir örgüt haline geldiği dönemdir. Örgüt 1991 yılından itibaren yurt dışına açılmaya başlamıştır. Bu dönem dünya genelinde 160 ülkeye yayılan örgüt okullarının temellerinin hızla atıldığı ve Orta Asya cumhuriyetleri üzerinden ilk ve yaygın örneklerinin verildiği bir dönemdir. Azerbaycan’da 1992 yılında açılan Nahçıvan Türk Lisesi, yapılanmanın Türkiye dışında açtığı ilk okul olmuştur. Bu liseyi Orta Asya’da peş peşe açılan okullar izlemiş ve en yoğun okul açma süreci Kazakistan’da gerçekleştirilerek, 1992 yılında bu ülkede 29 adet lise açılmıştır. Okulların yaygınlaşmasıyla birlikte, örgüt söylemin vitrinine “Müslümanlığı tanıtan, İslamiyet’i yayan, Kültürümüzü, Dilimizi, Bayrağımızı ve İstiklal Marşımızı Adriyatik’ten Çin Seddine kadar, en uzak Afrika ülkelerinde bile duyuran bir hizmet ve gönüllüler hareketi” şeklinde ifade edilebilecek hem dini hem de milliyetçi hassasiyetlere hitap eden bir imaj yerleştirilmiş, o okullardaki öğretmen ve öğrencilere de bu imaja hizmet eden, milli-manevi duyguları okşayıcı roller verilmiştir. Bu durumun en bariz ve delil niteliğindeki örneklerinden biri, örgüte ait bu okullardaki öğrencilerin dönemin genelkurmay başkanları başta olmak üzere, devlet büyükleri ve siyasilerle buluşturulması ve örgütün “tehlikeli” değil vatana millete yararlı olduğunun devletin üst düzey makamlarında her vesileyle işlenmesidir.

Örneğin 28 Şubat sürecinin Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı 1995 yılında o tarihteki örgüt ileri gelenlerini makamında ağırlamış, örgüt mensupları İsmail Büyükçelebi ve Osman Özsoy, Genelkurmay Başkanı’na öğrenciler üzerinden örgütle ilgili “ülkemiz adına gurur verici” türden bilgiler vermiş, daha önceden Kenan Evren ve Doğan Güreş'i de ziyaret ettiklerini de dile getirmiştir. Örgüt yöneticileri Genelkurmay Başkanı’na “Fetullah Gülen’in cami yerine okul açılmasını tavsiye ettiğini” özellikle ifade etmişlerdir. Genelkurmay Başkanı öğrencilerle ilgilenip nasihatlerde bulunmuş, hepsi ile tokalaşıp kutlayarak fotoğraf çektirmiş ve hediyeler vermiştir.

Bu dönemde “medyayı kaybeden muharebeyi kaybeder” anlayışıyla hareket eden örgüt, basın yayın organlarına ağırlık vermeye başlamıştır. Zaman Gazetesi’ni bünyesinde bulunduran Feza Gazetecilik A.Ş. tarafından 1 Ocak 1994 tarihinde Cihan Haber Ajansı (CİHAN) yayın hayatına başlatılmış ve ülkenin en yaygın haber ajanslarından biri haline gelmiştir. Keza, örgütün en önemli medya organı olan Samanyolu TV (STV) bu dönemde 13 Ocak 1993 tarihinde yayın hayatına başlamış ve yine bu dönemde 25 Eylül 1996 tarihinde Türksat-1C uydusunun hizmete girmesiyle Orta Asya'daki Türk cumhuriyetlerine de yayınlarını ulaştırmaya başlamıştır.

Örgüt ayrıca bu dönemde hızlı bir ekonomik büyüme göstermiştir. 24 Ekim 1996 tarihinde Bank Asya –ilk adıyla “Asya Katılım Bankası A.Ş” açılmıştır. Dikkat çekici bir nokta, bankanın 1 numaralı hesabının Fetullah Gülen adına açılmış olmasıdır ki, bu durum Bank Asya’nın asıl sahibinin kim olduğu ve neye hizmet ettiği hakkında açık bir mesajdır. Aynı dönemde kurulan Işık Sigorta da Bank Asya’nın yan kuruluşu olup, “muhafazakar sigortacılık” açığını değerlendirerek büyük ve yaygın bir sigorta firması haline gelmiştir.

Fetullah Gülen 1995 yılında bir örgüt toplantısında takipçilerine hitaben "Bin dökeceksin bir alacaksın, önemli olan mahkûm ettirmek, hâkim de kiralayacaksın savcı da kiralayacaksın avukat da alacaksın önemli olan hizmeti ibra etmektir. Bunlar mahrem şeylerdir. Devletin kılcal damarlarında zamanı gelinceye kadar hissettirmeden dolanacaksınız" demekte, böylelikle en gizli ve önemli devlet kadrolarına sızma talimatını vermektedir.

Örgütün devlet kadrolarına sızmak için başta sınav sorularının çalınması olmak üzere illegal faaliyetleri bu dönemde de artarak devam etmiştir. Ankara Çatı İddianamesindeki çeşitli tanık ifadelerinde, “bu dönemde çalınan soruların Türkiye genelinde her yere ulaştırıldığı, soruları abilerin rüyasında gördüğü, askeri okullara yerleşecek zeki öğrencilerin sağlık problemi varsa gerekli egzersiz ve problemi aşıcı tedbirlerin uygulandığı, polis okulundan 1995 yılında mezun olan 400 öğrencinin Fetullah Gülen'in elini öpmeye geldiği, Fetullah Gülen'in askeri güce karşı bir güç oluşturmaya çalışıp polis alımına önem verdiği, askeriyenin şer odağı olduğu, daha çok istihbarattaki birimlere polis yetiştirmek için çalıştığı, terör ve diğer kritik birimlere önem verdiği…” gibi pek çok bilgi yer almaktadır.

Burada da açıkça görülmektedir ki, daha önce gerek Sızıntı Dergisindeki yazılarıyla gerekse diğer mahfillerdeki beyanlarıyla askeriyeyi ve orduyu öven, 12 Eylül Darbesini olumlayan Fetullah Gülen aslında her konuda olduğu gibi bu konuda da takiyye yapmakta, gizli konuşmalarında aslında bambaşka bir yüzünü ortaya koymaktadır.

Papa ziyareti

Şüphesiz ki dönemin en önemli ve sansasyonel olaylarından biri Gülen’in Papa’yı ziyaretidir. Papa II. Jean Paul 1991 yılında ilan ettiği “Redemptoris Missio (Kurtarıcı Mesih)” isimli genelgesinde; "Dinler Arası Diyalog, Kilise'nin bütün insanları Kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır... Bu misyon aslında Mesih'i ve İncil'i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. Tanrı, Mesih vasıtasıyla bütün insanları kendine çağırmakta, vahyinin ve sevgisinin mükemmelliğini onlarla paylaşmak istemektedir” demektedir. Yine Papa II. John Paul bu kez 24 Aralık 1999 tarihli milenyum mesajında ise, "Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika… Üçüncü bin yılda hedef Asya'dır” diyerek asıl hedefin ne olduğunu ve Dinler Arası Diyalog projesinin neye hizmet ettiğini belirtmiştir.

Fetullah Gülen Papa II. John Paul ile 9 Şubat 1998 tarihinde Vatikan’da ziyaret etmiş ve bu ziyareti sebebiyle Papa’ya özel bir mektup sunmuştur. “Pek Muhterem Papa Cenapları” diye başlayan mektupta “Papa I. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinler Arası Diyalog için Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik..." şeklinde ifadeler kullanmış ve mektubunu kendinden bahisle “Rabbin aciz kulu” diyerek bitirmiştir.

1965 yılında da Kırklareli Vaizi iken Ermeni Patriği Şinork Kalustyan’a yazdığı mektup ortaya çıktı. Mektupta Gülen’in sözde Ermeni soykırımını tanıyarak şunları yazdığı görüldü:

“Çocukluk ve meslek hayatımda tanıdığım birçok Ermeni aile ve şahsiyet vardır. 1915 yılında Ermenilere yapılan büyük soykırımı lanetle yad etmeden geçemeyeceğim. Öldürülen ve katledilen insanlar içeresinde ne kadar büyük insanların olduğunu derin bir hassasiyetle okuyor, onları saygıyla anıyorum. Büyük Peygamberimiz Hz. İsa’nın çocuklarının Müslüman geçinen cahil insanlar tarafından katledilmesini esefle kınıyorum.”

 

Fetullah Gülen ve örgütü, 1983 yılından itibaren Dünya Kiliseler Birliği’nin Vatikan ile işbirliği yaparak geliştirdiği “Dinler Arası Diyalog” sürecinin ürettiği kavramlardan biri olan “Ilımlı İslam” kavramıyla bu sürece dâhil olmuş, “hizmetini” ve “misyonunu” sürecin İslam coğrafyasındaki önemli bir sacayağı olarak yıllarca büyük bir heves, sadakat ve istikrarla sürdürmüştür. Nitekim Gülen’e 1983 yılında aralanan bu perde, 9 Şubat 1998 tarihinde Vatikan’da Papa II. Jean Paul ile görüşmesiyle ardına kadar açılmış, başta takipçi ve sempatizanları olmak üzere “misyon” artık herkese ilan edilmiştir. (Devam edecek)