Osmanlı ilim çınarı, gümbür gümbür yıkılırken bile, kendinden sonraki fetret dönemi için ne bereketli tohumlar vermiştir; Bediüzzaman, Zahid Kevseri, Babanzade Ahmed Naim, Elmalılı Hamdi Efendi, İskilipli Atıf Efendi, Mustafa Sabri Efendi gibi...

Ecdadı, Burdur'un Gölhisar Nahiyesine bağlı Yazır köyüne yerleşmiş bir Oğuz kabilesine mensuptur. Ondan dolayı, soyadı kanunu çıkınca Yazır soyadını almıştır.

Elmalılı Muhammed(Mehmed) Hamdi Efendi, (1295)1878 Antalya'nın Elmalılı kazasında dünyaya geldi.

Hamdi Efendi de yaradılışının gereği, çevresindeki eşya ve hadiseye karşı büyük bir tecessüs ve merak duygusu küçüklüğünden beri vardı:” Hamdi Yazır, çok üstün yeteneklerle yaratılmış bir insandır; kıvrak zekâsı, işlek muhakemesi daha çocukken belli olur; her alanda arkadaşlarını aştığı görülür; çok okuması, çabuk öğrenmesi ile olduğu kadar, öğrenme arzusunun sınırsız oluşu ile de herkesi hayrete düşürür.

Medrese usulü ilk Arapça derslerini babasından alan Küçük Hamdi, öte yandan ilk mektebe başlamıştır. Bir yandan Sofu İbrahim ve diğer bazı zatlardan nahv, feraiz, mukaddemat-ı fıkıh okudu, diğer yandan kısa zamanda hafız oldu. Daha sonra dayısı vesilesiyle ilmin merkezi İstanbul'a maceralı bir yolculukla gider!

Çanakkale Boğazı'nı geçip İstanbul'a yöneldikleri sırada ansızın şiddetli bir fırtına kopar. Dağ gibi dalgalar vapuru sallamaya, sağa sola atmaya başlar. Vapur ha battı ha batacak durumda, yolcular korku içindedir; kimi ayılır kimi bayılır, kimi hastalanır yere serilir. Oysa herkesin fırtına sandığı şey, büyük İstanbul zelzelesinin denize yansımasıdır. (Tevfik Fikret'in şiirine göre 1310 senesi) Ancak bu, İstanbul'a çıktıktan sonra anlaşılacaktır.”

Hocası aynı zamanda adaşı olduğundan kendisine “Küçük Hamdi Efendi” hocasına da “Büyük Hamdi Efendi” dendi. Üstün başarı ile medrese eğitimini bitiren Hamdi Efendi 1904 senesinde Büyük Hamdi Efendinin en mümtaz talebesi olarak icazetname(diploma)sini aldı.

1908'de ailesi İstanbul'a taşındı. Aynı sene Firdevs hanımla evlenen Hocaefendinin, bu izdivaçtan dört tane evladı dünyaya geldi.

Maalesef İstanbul'da Elmalılı Hamdi Efendi de zamanın birçok ileri geleni gibi, hürriyeti ve onun lokomotifi gibi kendini gösteren İttihad Terakki cemiyetini alkışlıyordu. Siyasete karışmıştı. Tabii o ve emsalinin bundan amacı, meşrutiyet ve hürriyeti din kuvvetiyle muhafaza ve kökleştirmekti.

İttihad Terakki içindeki müstebid kadro, sadece meşrutiyetin ilanı ile sakinleşecek gibi değildi. İttihadcı cuntacıların amacı, önlerinde büyük bir engel olarak gördükleri Sultan Abdülhamid'i hal ve devletin dizginlerini ele geçirmekti.

Duruma el koyan zinde güçler, meclis üzerinde büyük bir baskı oluşturarak sultanın görevden alınması için karar çıkmasını sağladılar. Hareket ordusunun kumandanı Mahmud Şevket Paşa, meclis başkanına; “Asker arasında Sultan Abdülhamit aleyhinde şiddetli bir galeyan vardır. Bu babta meclisçe bir karar alınmasını ve neticenin tarafıma bildirilmesini talep ederim” diye bir telgraf çekmişti.

Hamdi Efendi, uzun münazaralar sonucu fetva müsveddesini yazmış ama yazmaktan ömür boyu pişman olmuştur. Bir defa bu işin içyüzünü soran oğluna son derece üzgün ve buruk bir şekilde:

-Cinayet, cinayet! Bu iş bir cinayetti. Bunu bana bir daha sorma” demiştir.

Memleketin düşmandan temizlenmesi ve İstanbul'a milli kuvvetlerin girmesinden kısa bir süre sonra, Milli Mücadele sırasında İstanbul hükümetlerinde görev yaptığı için İstiklal Mahkemesi'nce gıyabında idama mahkûm edildi. Kısa bir süre sonra, bir polis baskını ile Fatih'teki evinden alındı ve yine polis nezaretinde Ankara'ya götürüldü.

Hocaefendi mahkemede avukat tutmayıp, kendi savunmasını kendisi yaptı. Sonunda 40 gün süren mahkeme safahatı, Bilmen merhumun ifadesiyle; “siyasi şaibelerden berî, nezih bir sima-yı ilmü irfan olduğu” anlaşıldığından beraatla sonuçlandı. Bu arada artık inzivaya çekilmek istedi. Fakat topluma mal olmuş insanların inzivaya çekilme hakları yoktu. Okumaya, araştırmaya devam ediyordu.

Diyanet Reisi Rıfat Börekçi ve Hamdi Efendi'nin talebesi olup, o sırada Diyanet İşleri başkan muavini olan Ahmed Hamdi Akseki Efendi'nin ısrarları ile M. Hamdi Tefsîri, M. Akif de meali hazırlamayı kabul etti. Fakat M. Akif'in Mısır'dan meal gönderme konusundaki tereddüdü ve sonunda Diyanet İşleri Başkanlığı ile yaptığı anlaşmayı feshetmesi üzerine, meal de M. Hamdi Efendi'nin uhdesine geçti.”

Yazır Hocaefendi'nin büyük bir dirayetle kaleme aldığı bu şaheser, Ömer Nasuhi Bilmen hazretlerinin ifadesiyle; “Türkçe'de nâziri bulunmayan pek kıymetli bir tefsirdir. Bizim için bir ilim ve irfan hazinesi sayılmaya layıktır.”

1934'de geçirdiği kalp krizi hocaefendiyi bir ay yatağa mahkûm etti. Bu da eserini tamamlayamama endişesi ve bunun sonucu bazı yerlerin ilk ciltlerin aksine kısa geçilmesine sebebiyet verdi.

1926 senesinde yazımına başlanan bu mübarek tefsir, 12 sene içinde bitirildi. Eser 1935 senesinden itibaren cüz cüz basılmaya başlandı. Nihayet 1938 yazında çalışmalar sona erdi ve eserin son kısımları da baskıya girdi. Hak Dini Kur'a Dili, Diyanet İşleri Reisliği bütçesinden verilen tahsisat ile, 1935-1939 seneleri arasında Ebü'z- Ziyâ matbaasında on bin takım olarak basılmış, iki bin takımı müellifine verilmiş, kalanı parasız olarak halkın istifadesine arz edilmiştir. Ama uzun senelerdir çekmekte olduğu kalp hastalığının ağırlaşması bu teşebbüsü yarım bıraktı. Nihayet 27 Mayıs 1942 Çarşamba sabahı, bu fena yurdundan rıhlet emrini aldı ve Erenköy'deki Sahra-i Cedit mezarlığında, babasının yanında defnedildi. Allah Rahmet eylesin.

 “Gitti Türk'ün en büyük âllamesi”(1361) ifadesi ölümüne tarih düşürülmüştür. Tahir ül Mevlevi'nin kaleme alıp, Hamdi Efendi'nin kardeşi hattat Mahmud Bedreddin Yazır'ın hattıyla yazılan şu şiir ise kabir taşına hak edilmiştir:

“Hamdi-i fâzıl Bekaya gitti âh

Rahmet etsin ruhuna Allah hû

Müjde, gufranını bildirmede

Rıhlet tarihi; Mağfurun leh(1361)