Ben en son nerede kaldım kestiremiyorum!
Antenlerin televizyonlara bağlandığı dönem var ya, masumca sihirli bir zamana ait olduğumuzu anladığımız vakitler hani!
Televizyona bağlanan tabancaların nasıl kuşları vurduğunu hayretle anlamaya çalıştığımız vakitlerde sadece silahların oyuncak olduğunu, zararsızca oyunlar oynandığını düşündüğümüz günler! Hah, ben tam da işte o zamanlarda kaldım sanki... Mario'nun prensesi kurtardığı ve her daim sevginin kazandığı zamanlarda!
Patlayan şeylerin sadece ağzımızda olan şekerler olduğunu düşündüm hep! Soğuk denildiği zaman meybuzların çocuksu arzularımızı tatmin ettiğini!
Pazartesinin sendromunun s'sini dahi bilmezdik. Çünkü her gün bizim için eğlenceli anlamların eseriydi! Hislerimiz, yazın sıcacık günlerinde doğanın bize sunduğu güzel nimetlerin, annelerimiz tarafından konserve edildiği; soğukta, tüm olumsuzluklarda taptaze kaldığı gibiydi. Sevincimiz, saçlarımıza yakışan en güzel iri papatyalardan yapılmış taçlardı!
Bu cümlelerin eşliğinde Didem Manak'tan bir söz, naif bir kelebek gibi gelip kondu yüreciğime; Ben sevinince annem gibi, rengârenk reçeller dizerim, kalbimin raflarına!
Ben hep sessizce vedalaştım bu güzel günlerle! İlkokulda çizdiğimiz evlerin bacasından yaz, kış uçup giden duman gibi! Varlığından, yokluğundan bihaber; kâğıda kopya ettiğimiz madeni paranın görüntüsü yeterdi! O zaman çocukluğumuzu para ile ölçmezdik ki... Mutlu olmak için bir sakız dahi yeterdi.
Hey gidi dünler hey! Sessiz bir kıyamet koptu içimde ve darmadağınık oldu tüm anılar. Benden vazgeçmek istemeyenlere, çaresizce kapıyı gösterdim. Kaybetmek istemeselerdi çabalarlardı dedim. Yüreğimde sessiz sedasız, hüzünlü vedalar biriktirdim. Umut heybeme yarınları yükledim.
İbn-i Arabî'nin sözü ile avuttum benliğimi; Var mısın ki, yok olmaktan korkuyorsun?
Var mıydı ki mazi, şuan yok olmasından korkuyordum?..
Vazgeçmeyi bileceksin bazen... Kimse beni dinlemiyor, kimse beni duymuyor diye dudak büküp kenarda oturan küçük kız, büyüyünce de değişmiyor ki hikâye! Geçmişin güzel günleri hayatın tozlu, en üst raflarına hapsoluyor. Senin özlemini, haykırışını kimse dinlemiyor ve duymuyor.
Kartların aynı sayılarını üst üste getirip geçmişi kazanabilmeyi isterdim. Belki de maziye takılıp kalmayı bırakıp, gelecekteki güzel günlere ilerlemek için çabalamam gerekir. Geçmişi güzel olanın geleceği de renklenir elbet!
İşte şuan bir devrin saat başıydı! Anılar şu zamanda bir tele dizilmiş halkalar gibi git gide daha da fazlalaşarak uzanıyordu. Hayat bana ne yaşatırsa yaşatsın, karşıma ne kadar anılar çıkarsa çıksın geleceğin gizemi, merakı ve umudu yakamı hiçbir zaman bırakmayacak. Zaten beni benden başkası da hayal kırıklığına uğratmıyor ki!
Ne kalır bana! Bir ısırgan otunun üzerine düşmüş, her yerini kabarcıklar kaplayıp iğne gibi batmasının acısını çeken bir çocukluğum! Tuz gibi susuzluk hissi veren, nane gibi türüm türüm kokan! Dede sakalı toplamak uğruna tarla tarla gözü yerde dolaşan!
Ne kaldı benden geriye! Akıp geçmişsem yarınlardan, gidip gelmişsem mazi sokaklarından! Bana benden sonrası kalır. Özlemle yâd ettiğim bir çocukluğum ve adım adım ilerlediğim yetişkinliğim! Asıl önemli olan, işte tam da bu! Ben beni bildim bileli, benlikten uzak bir bende sokak sokak gezmekteyim. Başıboş kimsesiz bir garip gibi! Selâmetle yoldaşlarım.