Köşemizi takip edenler bilir; zaman zaman yurt içi ve yurt dışına yaptığımız seyahatlerle ilgili izlenimlerimizi okuyucularımızla paylaşmaktayız. Bu kez de hissemize, umudun, acının, doğal güzelliğin ve tarihin harmanlandığı yer: Bosna düştü. Bosna’ya üçüncü kez gidiyoruz. Buna rağmen her defasında, ülkenin ya da Saraybosna’nın hüzünlü veya umutlu bir yönünü daha öğreniyoruz.

İlber Ortaylı, "Dünya hakkında ümidinizi yitirirseniz Bosna’ya gelin," diyor. Bosna, bütün acılarına ve hüzünlerine rağmen başını dik tutarak geleceğe umutla bakanların ülkesidir.

Özellikle son yıllarda Türkiye’den ve Avrupa’dan gelen binlerce ziyaretçiyi ağırlayan Bosna, yaralarını sarmaya çalışmakta ve geleceğe umutla bakmaktadır. Saraybosna’ya ulaştığınızda hiç yabancılık çekmezsiniz; sanki kendi vatanınızdaymış gibi hissedersiniz. Hele Başçarşı’daysanız, tarihin sokaklarında geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarsınız. Her isim size maziyi hatırlatır. İşte! Şurada Kazancılar Çarşısı, Kunduracılar Çarşısı ve Bezistan duruyor.

Ahşap, mütevazı dükkânlarında işlerini sürdüren ustalar da size “Dön de bize bir bak,” der gibi bakıyorlar.

Gazi Hüsrev Bey Camii’nin vakfiyesinde yer alan vasiyet gereği, tam 460 yıldır aralıksız her gün öğle namazına müteakip okunan hatme şahitlik edince gözleriniz doluyor, kalbiniz sekinet buluyor.

Bilge Kral Aliya ve şehitlerin mezarlarında okunan Yasin ve Fatihalara karışan “Âmin”lerle, sadece “Allah’ın kulu” olmayı arzulayan Aliya’nın büyüklüğünü mezarını görünce bir kez daha anlıyorsunuz.

Yine, Travnik’te bir rehberin anlattığına göre, Balkanlar’dan 75 bin iyi yetişmiş insan, İstanbul’u, hilafet merkezini kurtarmak amacıyla kendi imkânlarıyla yollara düşmüş ve dönmeyi hiç düşünmemişler. Bu hikâyeyi öğrenince ümmet şuurunun, birliği ve dirliği nasıl koruduğunu daha iyi kavrıyorsunuz.

Ancak I. Dünya Savaşı’na gidenlerden, şehit ve yaralılar hariç geri dönebilen olmadığından; memleketleri işgal altında olduğu için dönemediler. Böylece zengin bir beşeri sermayeden mahrum kaldılar ve bu eksikliği yıllarca hissettiler.

Bosna, 1878-1918 yılları arasında Avusturya’nın egemenliği altına girdi. Bu dönemde ve sonrasında, Yugoslavya döneminde Müslümanların camileri ve medreseleri yıkıldı. Örneğin, Avusturya döneminde 88 cami ve medrese varken, Yugoslavya döneminde sadece 17’si ayakta kalabildi. Sadece Gazi Hüsrev Bey Medresesi açık kalabildi. İskender Camii ve birçok cami yıkıldı.

Son yıllarda TİKA ve Türkiye’den bazı belediyelerin desteğiyle, yıkılan cami ve medreseler yeniden inşa edilmektedir.  Bu gezimizde, Bosna Eyaleti’ne 1699-1851 yılları arasında merkezlik yapmış, Osmanlı’ya onlarca vezir yetiştirmiş Travnik’i görme bahtiyarlığına eriştik. Travnik, “Vezirler Şehri” olarak da tanınmakta ve Saraybosna’ya 90 km uzaklıkta yer almaktadır.

Yol üzerinde, Hırvat bayrağının dalgalandığı bir beldede, Bosna Savaşı'nın en büyük katliamlarından biri gerçekleşmiş. Hırvat askerleri, 16 Nisan 1993 sabahı Ahmiçi köyüne baskın düzenlemiş ve 32 kadın, 11 çocuk olmak üzere toplam 116 Bosnalı sivili katletmiş.

Öldürülenler arasında, vücudu yakılarak fırına atılan 3 aylık bir bebek de vardı. Laşva Nehri vadisinde, Vlaşiç ile Vilenica dağlarının arasında kalmış, sedef kabuğundaki bir inci gibi duran Travnik, karşımızda tüm güzelliğiyle duruyor. Tarihî ve kültürel mirası, güzel yemekleri ve en önemlisi sıcakkanlı, gururlu insanlarıyla öne çıkıyor. Osmanlı’ya 77 vezir yetiştirmiş olmakla da övünüyorlar, ki bu övünç yersiz değil.

Travnik Kalesi’nde başka yerlere şahin uçurmamışlar ama belki de çokça haberci güvercin uçurmuşlardır. Bugün kale ve eski şehir, en çok ziyaret edilen yerler arasında. Kalenin burcundan bakıldığında Osmanlı’dan kalan zarif minareler görülebilir. Bir fotoğraf karesine 40 cami sığdığı söylense de, bugün yıkımdan kurtulabilmiş sadece 17 cami kalmış. Türkiye’den ve diğer ülkelerden gelen gruplarla, ya kaleye çıkarken ya da inerken karşılaşıyorsunuz.

Kaledeki müze ücretli. Süleymaniye Müzesi’nde tarihî süreçle birlikte yöresel kıyafetler, savaş araçları, mutfak eşyaları, tarım aletleri gibi pek çok eser sergileniyor. Biz kaleye çıktığımızda burçlarda üç İsviçreli misyoner kadınla karşılaştık. Türkiye gezilerinde de İncil’in rotasını takip ettiklerini öğrendik. Bize kahve ikram etmeyi de ihmal etmediler.

"Plava Voda" yani "Mavi Su", Fatih’in Bosna Seferi sırasında abdest aldığı ve kenarında namaz kıldığı, gürül gürül akan berrak bir nehir. Nobel ödüllü, Hırvat asıllı yazar İvo Andriç de Travnik doğumlu. Doğduğu ev müzeye dönüştürülmüş, biz de görme imkânı bulduk. Suyun suya benzediği gibi, o dönemde kullanılan ev eşyaları da bizdekilere benziyor. Yer minderleri, dayama yastıkları ve ahşap beşikler tanıdık geliyor. Yazarın “Travnik Günlüğü” adlı Türkçeye çevrilmiş eseri de müzede sergileniyor.

Alaca Camii yalnızca Kalkandelen’de değil, Travnik’te de mevcut. Ahşap mimarisiyle dikkat çekiyor ve şehir merkezinde yer alıyor. Travnik bahsini bitirmeden önce, Partizanların kuruluş toplantısına ev sahipliği yapan binanın önünde fotoğraf çekenleri görüyoruz. Tito’nun bu toplantıya katılmadığını da bu arada öğreniyoruz.

Bizi en çok mutlu eden ise Elçi İbrahim Medresesi’nde yetiştirilen Kur’an ve gönül elçileri oldu. Resmî bir kurum olan medresede yaklaşık 400 öğrenci var; 200’ü kız, 200’ü erkek. Yatılı eğitim veriliyor. Restorasyonunda Türkiye’nin de katkısı büyük. Öğrenciler çok sıcakkanlı. Bunlardan ikisiyle tanışma fırsatımız oldu. Kırık dökük Türkçeleriyle bize yol tarif ettiler: Celile ve Lamia. Onlara da bu köşeden teşekkür ediyoruz. “Bizi toprağa gömdüler fakat tohum olduğumuzu bilmiyorlardı.”(Aliya İzzetbegoviç)