“Can Bula Cananı,
Bayram O Bayram Ola”
( Alvarlı Efe)
Bilindiği gibi dinimizde: Ramazan (Îdu’l-Fıtr) ve Kurban (Îdu’l-Adhâ) Bayramı olmak üzere iki bayram vardır. Bugünlerde içimizde Kurban Bayramı’nın sona ermesinin verdiği bir hüzün var. Zihnimizde bir soru. Acaba, seneye bu bayramları görebilecek miyiz? Dilimizde bir dua, “Allah bu ayları bu günlere bizleri tekrar eriştirsin!” Bir gerçeği de biliyoruz. Dünyada lezzet de elemde baki değildir. Bir güzel sözde ifade edildiği gibi.” Zeval-i lezzet elem olduğu gibi, zeval-i elem de lezzettir.”
Bayramımız gerçek bir bayram oldu mu?
Müminler olarak bir vacibin edası olarak eda ettiğimiz Kurban ibadeti, her kurban kesiminde, Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail’in Cenab-ı Hakk’ın emrine kesin itaat konusunda verdikleri imtihanı bize hatırlatır. İlahi fermana kalben, ruhen, aklen “buyur” dememiz gerektiğini ihtar eder.
Bizimde mutlak bir teslimiyet, samimiyet içinde olmamız istenir.
Kurban: kesilen kurbanların, kanlarının ve etlerinin değil, kesenlerin takvasının Allah’a ulaşacağını bilinci ile kulluk ölçeğinde kemale doğru bir yolculuğun adıdır.
Yoksa; kulluğun esintisini iliklerimize kadar hissedemiyorsak, ibadetler bizim için diriliş muştusu olmuyorsa ve de ruhumuz doymamışsa kurban bizim için belki de atalarımızdan bize kalan bir ritüel anlamına gelir.
O zamanda, Allah korusun “Ömrümü ettim eder, mücrimim halim beter” konumuna düşme tehlikesi ortaya çıkar.
İslam, hayatın içinde ve hayatla yan yana yaşanan bir dindir. Hayat, elem ve lezzeti ile bir bütündür. Müslümanlar sevinçleri paylaşarak çoğaltmakla, hüzünleri de paylaşarak azaltmakla ve bunu da topluma dalga dalga yaymakla yükümlüdür.
Bayramlar bunun için en önemli fırsattır.
İlk olarak bayramlar, tatil beldelerini doldurarak, sıla-i rahim çiçeklerini soldurmak değildir. Aksine, anne-baba, yakın ve uzak akrabaların,komşuların,yüzlerini güldürmek ve çocukları, kimsesizleri, garip-gurabayı,hastaları ,yaşlıları tatlı sözle ve güler yüzle sevindirmektir. Kimsesizlerin sesi, yetimin, öksüzün hamisi olmaktır.
Dinimiz, bayramları nimetlere karşı bir şükür vesilesi olarak görür. İki büyük zor ibadetin arkasından iki büyük ikram edilmiştir. Oruç ibadetinden sonra Ramazan Bayramı, Hac ibadetinden sonra Kurban Bayramı.
İslam, insan fıtratında olan sevinme, eğlenme, mutlu olma duygularını yok saymaz. Ancak, bu bayramlarda meşru ölçülerde “ kibirlenmeden”,”böbürlenmeden”,”günaha girmeden”,”yoldan çıkmadan”, şımarmadan”, “çılgınlık yapmadan ”sevinmeyi ve mutlu olmayı ön plana alır.
Avrupa’daki gibi insanların haz ve hevanın kollarına koştuğu içinde her türlü günahı barındıran “Cadılar Bayramı”, “Boğa Güreşleri” gibi eğlenceler ve festivallerin bizim inancımızda yeri yoktur.
Diğer taraftan bayramlar, hayır duaların alındığı, dargınların barıştığı ve kucaklaştığı müstesna günlerdi. Çocuklarımızla hikâye yazacağımız zamanlardır. Evlatlarımız; kurban etinin fakirlere verilmesi, büyüklerin ziyaret edilmesi, bayram namazına gidilmesi, mezar ziyaretlerinin yapılması, bayramı harçlıkları ile hatıra biriktirme imkânı bulurlar.
Unutmayalım, “Çocukluk insanın ana yurdudur”.
Müslümanlar arasındaki en büyük engel olan kalplerimizde ve gönlümüzde diğer kardeşlerimize karşı oluşan tortular ve inşa ettiğimiz bariyerlerdir.
İşte, bayramlar bu tortuları yok ederek, bariyerleri kaldırmak için en büyük fırsattır.
Son olarak, bayramı heva ve heveslerimizin kurbanı değil de takvaya dayalı bir şekilde geçirmişsek gözümüz aydın.
Yazımıza Alvarlı Efe Hazretleri’nin şu dörtlüğü ile son verelim:
“Mevlâ'yı cândan seven
Rızâ-yı Hakk’a eren
Lutf-i Hudâ'ya güven
Bayrâm o bayrâm ola”
Selam ve dua ile..