İnsan doğduğunda yalnızdır. Üstelik de çıplak. Etrafa bakar, ilk kez gördüğü bu yer neresidir anlamaya çalışır. Tek başına yalnızlıktan kalabalıklar içinde yalnızlığa geçiş dönemidir bu. Hava başkadır, su başka, ortam bambaşka. Bebeğin dünyaya gözlerini açar açmaz bocalaması ve ağlaması bundandır belki de. Hayat startını çoktan almıştır, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Büyüklerin çerçevesini belirlediği yeni hayatında her şeyi deneyimlemek ve iyi veya kötü seçimlerinin sonucunu yaşamak kendisine aittir. İnsan seçtiklerinin sorumluluğunu alırken yalnızdır.

Kendinin farkına vardıktan sonra ne zaman ve nerede başladığını bilemediği ve hayatı boyunca duyacağı o iç ses hep kulaklarındadır. Bazen iyi bir kılavuz olur, bazen yanlış yola sürükleyen bir düşman, bazen en iyi arkadaştır, bazen en adil yargılayıcı. Bazen o kadar çok konuşur ki onu duymamak için dış seslerden yardım almak gerekir. Televizyonu açar, kanallar arasında amaçsızca gezinirsiniz yada müzik dinlersiniz. Ne kadar çok konuşursa konuşsun, kaç farklı karaktere ait olursa olsun insan iç sesini dinlerken daima yalnızdır.

Sonra çocuk büyür ve okul çağına gelir. Belki de ilk ve en büyük ayrılık deneyimini o zaman yaşar. Annesinden birkaç saatliğine de olsa ayrılmak ona çok zor gelir. Bu ayrılıklar artarak devam eder. Sevdiklerinden, dostlarından bazen mecburen bazen isteyerek ayrılmak zorunda kalır. Kavuşmak en az iki ya da daha fazla kişi gerektirirken ayrılmak ve sonrasında duyulan hüzün ve pişmanlık yalnız yaşanır.

Sonra belki aşık olur. Yüreği annesinden başka birisi için hem de delicesine çarpmaya başlar. Hayatına anlam katan, yıllar yılı aradığı ancak aradığını bulduğunda fark ettiği yepyeni bir sevgi türü yaşamına girmiştir. Hayaller kurar ki en acıklısı da budur. Zira genellikle o hayaller kırılır ve kabuğu yüreğine batar. Bir daha ömrü boyunca hayal kurmayacağına kendine söz verir. Görüp görebileceği en büyük acıyı, aşk acısını-ama öncekilere hiç benzemeyen türden-  yaşadığını düşünür. Dostlarla ne kadar paylaşılırsa paylaşılsın bu büyük acı yalnız yaşanır.

'Hayat devam ediyor' diye klişelerin en kötüsü söz gereğince o da bıraktığı yerden devam eder. Bir kendisi bir de kanayan yüreğidir elinde avucunda kalan. Yaşadıkları onu sonbahar rüzgarı gibi neresi olduğunu bilmediği yerlere sürüklemiştir. Dalda son kalan yaprak misali tüm gücüyle tutunmaya çalışır hayata. İnsan baharı, yazı geçirdikten sonra sonbaharı ve kışı yalnız yaşar. Saçlarının güz yaprakları misali döküldüğüne ve kar yağmış gibi bembeyaz olmasına kendisinden başka bir tek aynalar şahitlik eder. İnansa da inanmasa da başına gelen şey dünyadaki her nesnenin başına gelecek olan eskimek, pörsümek ve yıpranmak;  yani yaşlanmaktır.

Bu arada evlenmiş; çocukları hatta torunları olmuştur. Onlarla avunmuş iyi kötü günler geçirmiştir. Torunlarıyla oynamak ve tecrübelerini paylaşmak yepyeni deneyimler olmuştur onun için. Hayat öyle veya böyle geçmiştir!

İnsan daha doğarken yalnızdır ve de çıplak. Etrafında kalabalıklar, mal, mülk, para her neye sahipse hepsi dünyada işine yarayacak şeylerdir. Hastalık, ağrı, sızı, yorgunluk, açlık, uykusuzluk, korku, heyecan hep yalnız yaşanır. Bazı şeyler vardır ne kadar yakınınızda olursa olsun kimseyle paylaşılmaz.  Ölüm gibi! Yalnız ölür insan!