"Korunmuş yüksek kaleler gibi köşklerle dolu olan göğe, geleceği va'd olunan kıyamet gününe, şahit olan ve şahit olunana andolsun ki o yakıcı (bombalarla saldıran), oturduğu yerden mü' minlere yapılanları seyreden hendek sahibi ablukacılar ancak kendileri geberdi, yok oldu. (Onları değil) Allah'ı Aziz bildikleri ve Ona hamdet(meye devam et)tikleri için, gökler ve yerin Allah'a ait olduğuna, O' nun her şeye gücü yettiğine inananlardan intikam alıyorlar ya, oysa Allah herşeyi görüp duruyor. Mü'min erkeklerle mü'min kadınlara böyle işkence edip, tevbe etmeyenlere, Cehennem ve ( kendi yaptıkları gibi) yangın azabı var. Şüphesiz iman eden ve Allah’ın razı olacağı davranışlarda bulunanları da, zemininden ırmaklar akan cennetler bekliyor. İşte büyük başarı/kurtuluş budur. Rabbin yakaladı mı kıskıvrak yakalar!" (Büruc Suresi, 1-12. Ayetler)
Söz Sultanınınki baki kalmak üzere söz tükeneli çok zaman oldu. Ruhu göğe yükselirken: "Baba iki tane saray gibi köşk görüyorum" diyen Gazzeli kız çocuğu burçlarla dolu gökyüzüne şahitlik edip gitti. Söz bitti; şahitler, yeniden dirilişi beklemeden şahitliklerini yapıp göğün burçlarındaki yerlerini aldılar. Gökyüzünde, köşklerle dolu bir Gazze şehri inşa ettiler. Ebu Ubeyde'nin şahitliği; müslümanların yetki sahibi tüm kişi, kuruluş, parti ve alimlerini sanık sandalyesine oturtup mahkum ederken, İslam Asalya: " Ey kendine Müslüman diyen ümmet, bizimle sizin aranızda artık yalnız Allah kaldı!" diyerek hepimizi sanık sandalyesine oturtuveriyordu. Şehitler ve şahitlikler, kurtulacak, sokulacak bir delik bırakmadı.
Mersinden Hayfa'ya yol varken, Mersin'den Gazze'ye yol bulamayan, İspanya'dan, Tunus'dan, Yunanistan'dan aheste aheste yol alan, insanlığın vicdanını ve umudunu taşıyan gemileri aralıksız seyretmenin, gemilerin güvenliğine faydasına inanıldı da, Gazze'deki katliamı hergün canlı canlı seyirlik film gibi takip etmenin vebali, iki yakasını bırakmadı insanlığın. Sumud; altın trendi, turşu sezonu, okul telaşı...derdindeki karadan, insanlık tarihinin en vahşi hendeği Gazze ise Sumut'dan ne kadar ümitvar?
Sözü geçer adil bir kişi ya da kurumu kalmamışsa ümmetin kıyameti çoktan kopmuştur insanlığın. Deccal düzeninden söz edilebilir artık. Bir de iki eli parmağı sayısınca Nuh'un gemisinin sakinlerinden. İnsanlığın tüketildiği yerde tarihi bile ifsat eder deccal sistemi. Güçlü bir ağızdan çıkan bir söz, bir asırlık ıslahı sağlarken "şehir efsanesi" diye yaftalanır, sözü dinlenir ağız kalmayınca:
"Ben ki, kırk sekiz krallığın hakanı Sultan Süleyman Han'ım. Sefirimden aldığım habere göre, memleketinizde dans namı altında kadın-erkek birbirine sarılmak suretiyle, âlâ meleinnas (herkesin gözü önünde) icra-i lağviyyat (faydasız işler) işlenmekte olduğu mesmuu şahanem olmuştur... İş bu rezaletin memkeletime de sirayeti ihtimali muvacehesinde name-i hümayunum yed'inize (elinize) vusulünden (ulaşmasından) itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat ordu-yu hümayunumla gelip men'e muktedirim." *
Yeryüzünden adalet kalkıp, söz bitince şahit olanlar ve şahit olunanlar kalır. Her şey, herkes ya şahittir, ya meşhut. Muteber bir amel-i salih varsa ortada, hem şahit hem meşhud. Bir yol tutmalı insan Hacer gibi o halde. Cezbe halinde koşuşturmalı. Zamana hem şahit hem meşhud olmalı. Seyretmemeli susuzluğunu İsmail'in. Hendek başında oturup seyredenler gibi.
................................
*Necdet Bayraktaroğlu / Tarihimizdeki Muhteşem Mektuplar / Hayat Yayınları