Şeytan, yaratıcının yanında özel bir statü elde ettikten sonra O’na başkaldırmış, kibirlenip yükselerek büyük bir suç işlediği halde özür dilemeyip, ısrarcılığı ve inatçılığı yüzünden lanete uğramış, cennetten sürgün edilmişti.
İsrailoğulları’da insanlığa rehberlik etmeleri için özel bir statüyle sorumlulukta üstün önder seçilmişlerdi bir zaman. Şeytan gibi büyük cürümler işleyip, işi peygamberlerini öldürmeye kadar götürmüşlerdi. Şeytanla aynı kaderi paylaşarak lanetlendiler. Kutsal topraklardan sürüldüler. Allah’a yakınken uzak oldular. Âdem gibi özür dilemek yerine, şeytan gibi kibirlendi, hırsa kapıldılar. Hala da Yaradan’ın “siz dönerseniz ben de dönerim” af teklifine uyup özür dilemeye yanaşmıyor, azdıkça azıyorlar.
Gazaba uğramış bir topluluğun, hem kendini diğer insanlardan üstün görmek, hem de onlara boyun eğmek zorunda kalmak içsel azabı, ne büyük bir azap ki; onu insanların üstüne yükselme ve intikam alma arzusuna sevk etmiş. Bu topluluğun Şeytan ile özdeşleşmiş gayrimeşru devletlerinin mayasında, lanet, kibir ve azap var. İsrail= şeytan. Yaradan’a olan öfkesinden, ömrünü; O’na yakın olanların kendisinden daha matah olmadıklarını ispata adamış. İçinde bulunduğu öyle bir azap ki, eline geçirdiği bütün imkânları, dünyayı ifsada, tam kontrol edemediğinde yakıp yıkmaya müsrifçe sarf ediyor. Hiçbir sınır tanımayan şeytani öfkesi, bir taraftan iç dünyasının nasıl da lanetle dolu olduğunu ortaya dökerken, öte taraftan, nasıl da laneti hak ettiğini ispat ediyor.
İsrail, saldırganlığını ve vahşetini beka meselesi olarak gerekçelendiriyor. Şeytan, bekasını kabul eden bölge yönetimlerinin desteği ile bekasını kabul etmeyenlerin üzerine çullanıyor. Suriye, Irak, Libya, Yemen ve şimdi İran yönetimleri, günahlarıyla sevaplarıyla, şeytanın bekasını kabul etmedikleri için, bedel ödediler, ödüyorlar. Bu noktada İran’dan sonra sırada, İsrail’in varlığını tanıyıp, korunmasına destek veren Türkiye’nin olduğu öngörüleri gerçekten uzak görünüyor.
Gazze Devletinde iki yıla yakın zamandır batağa saplanan şeytan, panik halinde, gözleri İran’a çevirirken, Gazze’de hedefine ulaşmış algısı yaratmaya çalışıyor. Gazze, İran ve Türkiye’nin artarda sıralandığı cümleler ile bir kehanet, dua gibi dillerde dolaştırılıyor: ”hedef Türkiye”! Hedefin Türkiye olması için Türkiye’nin şeytanın bölgedeki varlığını istemiyor, tehdit ediyor olması gerekmez mi? ”İki devletli çözüm” tamlaması; varlığını kabul, üstü örtülemez ayyuka çıkmış ticari, istihbari, askeri… İlişkiler; bekasına destek anlamına gelmiyor mu? Tramp’ın dostluğu! sayesinde, sıra Türkiye’ye gelmez gelmesine de, sıra bize de gelecek korkusuyla yapılan uyumlanma yasaları, uyumlu bölge ülkeleri ile beraber bizi de yerde debelenen bir tür mahluklaştırarak canımıza okur.
Aksa tufanı milatlı, Gazze’de yazılmaya başlanan tarih, yeni bir dönem açmasa insanlık için umut kalmamıştı. Müslümanlık iddiasındaki ülkeler sahip çıkmasalar da, surdaki o gedik elbette hızla büyüyecek. Halkların infialini ne zamana kadar görmezden gelebilecek devletler?
Gazze mücadelesi, İslam’ın şiarı Mescidi Aksa mücadelesi olması dolayısıyla, konjonktürel kırılmalara yol açan hak-batıl mücadelesinin en bariz görünür olduğu kesittir. Gazze’de kafasına balyoz yemiş batıl, can havliyle debelene debelene geberirken, beka sorunuyla yüz yüze geldi. Kovulduğu cenneti Âdeme yar etmeme hırsına kapılan şeytan gibi, yine yeryüzünde sürgün halde yok olup gitme korkusuyla, kendisine yar olmayacak eski kıtayı kimseye yar etmeme refleksiyle yakıp yıkıyor. Gasp ettiği evi terk etmek zorunda kalan hırsızın, evi ateşe vermesi gibi. Oyunu uzatacak hamlelerle “bana mühlet ver” diye yalvarmaya devam ediyor. Medya aracılığıyla bir yandan da gerçeği tersyüz ediyor… Gazze ile ifşa olan şer cephesini, yeniden karartmaya çalışıyor. Havai fişek patlaması gibi gelip geçici güç ve şatafat gösterisinin içinde, Arzı mevut sanrısı yaşıyor. Lanet ettiği birine kim, neyini vaadedir ki! Ağız suyu akıtarak, batıl ve şer cephesi lehine vahşeti zafere çevirmeye çabalıyor medya. ”Bakın dedikleri gibi nasıl da adım adım ilerliyorlar!” diyen büyülenmiş akıllar, kehaneti gerçekleştirecek dua enerjisi oluşturuyor. Gazze’nin bangır bangır bağıran;” Batıl yok olmaya mahkûmdur” fiili duası bile havai fişeklerin göz kamaştırıcı geçici ışıltıları altında hamaset ile mahkûm ediliyor. Göz göre göre bir hakikatin daha üstü örtülüyor.
Final de gazaba müstahak olmuş Yahudi kehaneti mi, destansı bir mücadele ile mühürlenen rahmetetli Şehit Ahmet Yasin’in; ”2027’de İsrail diye bir devlet olmayacak” takvimli basireti mi gerçekleşecek görelim.
“Saçı başı dağınık, eli yüzü tozlu, kapılardan kovulmuş (Allah’a sevimli) öyleleri var ki, bu şöyle olacak diye yemin etseler, Allah onların yeminini yerine getirir” (Riyazüssalihiyn)
Teröristlikle yaftalandılar, kapılar onlara açılmadı, karınları aç, yıkıntılar içinde eli yüzü tozlu, mücadele ettiler. Abluka altında insanlara uzak, Allah’a yakın halde bir şeye inandılar, yemin ettiler; “Vallahi Aksa kurtulacak, bizimle birlikte bu şerefe ortak olun!” dediler. Evet, arzı mevut gerçekleşecek. Rabbimiz İbrahim Aleyhisselam’ı büyük sınavlardan geçirdikten sonra, seni insanlara önder-imam yapacağım demişti. O da: “soyumdan da yap ya rabbi” dedi. Rabbimiz; “Ahdime zalimler nail olamaz” dedi. (bkz. bakara suresi,124 ) İbrahim peygamberin gerçek varisi olan, muvahhit Müslümanların çabasıyla, dua gibi kabul gören yeminleri ile onlara yurt olacak bu kadim topraklar. Zalim Siyonistlere değil.
Bu konularda konuşanlar da şeytanın kehanet korosuna değil, muvahhit mü’minlerin basiret yeminine (duasına) katılsın.
Selam ile…