Emperyalist ABD ile "Arz-ı Mevud" ideali uğruna dünyayı ateşe veren İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş bir ayını doldurdu. Savaşı tırmandıran ABD-İsrail ikilisi; hiçbir insani ve ahlaki değeri gözetmeden haydutça saldırılarla, yalan ve hilelerle binlerce masumun kanına girmeye devam ediyor. Öyle ki masum öğrenciler bile "sehven" olduğu iddia edilen saldırılarla katlediliyor.
Bu süreçte bazı Müslüman ülke yöneticilerinin zalimlerin yanında saf tutması, düşmanın ekmeğine yağ sürmekten başka bir anlam taşımamaktadır. İslam dünyasında da ne yazık ki ikircikli bir tavır gözlenmektedir. İran’ın mezhebi nedeniyle bir kısım Müslümanlar, atılan bombalardan dolayı adeta gizli bir sevinç duymakta ve deyim yerindeyse "Oh olsun!" diyebilmektedir.
Bu tablo; kıblesi, kitabı ve peygamberi bir olan İslam dünyası için içler acısı bir durumdur. Hâlbuki tüm Müslümanlar bir ümmettir; ancak görüyoruz ki ümmet bilinci bugün ağır bir yara almıştır. Müslümanlar olarak bize düşen, mazlum kardeşlerimizin yanında yer almaktır; zira ümmet olmak bunu gerektirir.
Mazlumun dini, dili, ırkı veya mezhebi sorulmaz. "İran’ın yaptıkları yanına kâr mı kalsın?" sorusu zihinlerde asılı kalabilir ancak unutulmamalıdır ki: Ya bir olacağız ya da tek tek yok edileceğiz. Olanlara seyirci kalır ve mazlumun yanında durmazsak, meşhur "Sarı İnek" hikâyesinde olduğu gibi, bir gün zarar sırası bize de gelecektir.
Konuyla ilgili Hz. Ali’nin duruşuna kulak verelim. Kendisine, "Karşımızda yer alanlar (savaşanlar) için ne dersiniz?" diye sorduklarında şu muazzam cevabı verir:
"Onlar, bize kılıç çekmiş kardeşlerimizdir."
Müslümanlar olarak en azından adil olmalı ve mazlumun yanında saf tutmalıyız. Allah bizi "vasat bir ümmet" olarak tanımlıyor ve bizi insanlığa şahitler kılıyor. Öyleyse bu şahitliğin hakkını vermek zorundayız. Hucurat Suresi’nde, hemen her müminin bildiği o ayet görevimizi net bir şekilde hatırlatır:
"Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz." (Hucurat Suresi, 10. Ayet)
Bu ayetin tefsirinde belirtildiği üzere; müminler hem tüm insanlıktan hem de iman kardeşlerinden sorumludur. Dünyada haksızlığın engellenmesine, temel hak ve hürriyetlerin korunmasına katkıda bulunmak, kardeşler arasındaki anlaşmazlıkları adaletle çözmek ve haksızlıkta ısrar edene karşı haklının yanında yer almak temel yükümlülüğümüzdür.
O halde başta İran olmak üzere, tüm mazlum coğrafyalarda yaşanan haksızlıklara, zulümlere ve katliamlara karşı "ümmet bilinci" ile ortak bir tavır almalıyız. Bilinmelidir ki haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Yine Hz. Ali’nin buyurduğu gibi: "Haksızlık önünde eğilmeyiniz; çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz."
Ümmet olmak; tek yürek, yekvücut olmaktır. Mümin kardeşimizi düşmanın insafına, yalnızlığa ve çaresizliğe terk etmemektir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s), "Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez..." (Müslim, Birr, 58) hadisini hayatımızın temel ölçüsü kılmaktır.
Yazımızı, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inde yer alan şu derin beyitle noktalayalım:
Ümmetin olduğumuz devlet yeter, Hizmetin kıldığımız izzet yeter...
Selam ve dua ile...