İKİ CİHAN TERAZİSİ: ADALET

Adalet, sözlükte eğri bir yoldan doğru bir yola yönelmek, eşit ve dengeli olmak, dengede tutmak, dengelemek ve tartmak gibi anlamlara gelir. Bundan dolayı da adaleti resimle ifade etmek gereğinde 'terazi' resmi kullanılır. Kavram olarak adalet ise, davranış ve hükümde doğru olmak, ölçülü hareket etmek, hakka göre hüküm vermek, eşit olmak, eşit kılmak, hakkı layık olana vermek, haksızlıktan kaçınmak, herkese eşit davranmak, haklıyı haksızdan ayırmak ve haksıza hak ettiği cezayı, ne eksik ve ne de fazla olmaksızın hak ettiği kadar vermek anlamlarına gelir. Bir Ayet-i Kerime'de şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun; kendiniz, ana-babanız ve akrabalarınız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Onlar zengin de olsalar, fakir de olsalar, Allah onlara sizden daha yakındır. Duygularınıza kapılıp adaletten ayrılmayın. Lafı eğip-büker yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır (Nisa Sûresi 4/135).” Adalet, hem bir ahlaki erdem, hem hukuki bir kural ve hem de felsefi bir ilke olarak ilk insan ve ilk peygamber zamanından beri bütün dünyada kullanılmakta ve bilinmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.), dünya işlerinden elini çekmiş, toplumsal hayattan uzak duran birisi değildi. O, gençlik yıllarında Mekke'de bulunan kabilelerle birlikte yaşıyor, peygamber olduktan sonra da çeşitli kabile ve milletlerle iç içe bulunuyordu. Bu kabileler zaman olmuş boğaz boğaza gelmişler, kan dökmüşler, birbirleriyle çarpışmışlar ve yıllarca savaşmışlardı. Uzun yıllar aralarında süregelen kan davaları ve düşmanlık nedeniyle bunlardan birinin hoşuna giden bir hareket, öbürünü rahatsız ediyordu. İşte Peygamberimiz (s.a.v.), birbirine düşman olan bu kabileler arasında hak dini yayarken onların kalplerini kazanıyor, aralarında hak, adalet, insaf ve kardeşlik filizleri yeşertiyordu. Fakat bütün bunları yaparken zerre kadar hak, adalet ve insaftan ayrılmıyordu. Arapların nüfuzlu ve zengin olanları, toplum içinde kendilerine ayrı bir yer ayırır, kendilerini üstün görür, başkalarına, özellikle kimsesiz ve fakir kimselere yaptıkları baskıların kendilerine yapılmasına dayanamazlardı. Mahzûmi kabilesinden bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kureyşliler soylu bir kabileden olan bu kadının cezalandırılmasını istemiyorlardı. Üsâme bin Zeyd'i peygamberimiz çok seviyordu. O'nu kırmayacağını biliyorlardı. Üsâmeyi araya koyarak, Peygamberimizin bu kadına ceza vermemesi için rica etmek üzere gönderdiler. Peygamberimiz (s.a.v.), Üsâmeye şöyle buyurdu; “İsrailoğulları bu gibi taraf tutmaları yüzünden helak oldular. Bunlar fakirlerine en şiddetli cezaları verirken, nüfuzlu ve zengin olanlarına ceza vermezlerdi.” Peygamberimiz, adaleti uygularken insanlar arasında din farkı da gözetmezdi. Hak sahibi bir Yahudi de olsa, Müslümandan hakkını alır ve ona verirdi. Sahabilerden Ebu Hadrad, bir Yahudiden bir miktar borç almıştı. Borcun vadesi gelmiş ve Yahudi de ısrarla alacağını istiyordu. Fakat Ebu Hadrad sırtındaki elbisesinden başka bir malı yoktu. O sırada Peygamberimiz Hayber savaşı için hazırlık yapıyordu. Bu sefer Yahudilerin üzerine yapılacaktı. Konu Peygamberimize iletildi. Ebu Hadrad, Yahudiden bir süre istediyse de Yahudi buna razı olmadı. Sahabiyi peygamberimizin huzuruna getirdi. Alacağını tahsil etmesini istedi. Ebu Hadrad, verecek bir şeyinin olmadığını, Hayber'in fethinden sonra eline ganimet olarak bir şey geçerse vereceğini söyledi. Ancak Yahudi diretiyordu. Sonunda Peygamberimiz fakir sahabisine sırtındaki elbisesinin bir kısmını satarak borcunu ödemesini söyledi. Ebu Hadrad da öyle yaptı. İşte Peygamberimiz (s.a.v.) bu olayda görüldüğü gibi, Yahudilerin üzerine bir sefer yapmaya hazırlandığı bir sırada, gözü gibi koruduğu, çocuklarından daha çok üzerlerine düştüğü Sahabilerinden birine karşı, hak sahibi olduğu için Yahudi'nin hakkını arıyordu. Peygamberimiz (s.a.v.) hak, hukuk ve adalet konusunda kendisini ayrı tutmaz, kendisine farklı bir işlem yapılmasını da kabul etmezdi. Bunun örnekleri Peygamberimizin hayatında çokça bulunmakta ve bu alanda da en yüksek seviyede bulunduğunu göstermektedir. Toplumda adalet ise, İslam toplumunun temelinde kitap ve mizan vardır. Müslümanlar kitaba uyarak mizanı yerine getirirlerse, yani ölçülü davranıp aşırılığa, yanlış yollara sapmazlarsa, adaleti sağlarlar. Mizanın dengesi bozulduğu zaman, adalet kaybolur gider. İnsanlar en doğal haklarını bile alamazlar. Toplumdaki zalimler gücü ellerine geçirdikleri zaman da zulümler artar. Güç ve iktidar, adaletin emrinde olmalıdır. O zaman hukukun üstünlüğü sağlanır ve insanlar haklarına kolaylıkla ulaşırlar. Kendini hukukun üstünde gören güçler, adalet anlayışını çiğner geçerler. İslam'a göre bütün insanlar bir ana babadan meydan geldikleri için birbirlerine karşı üstünlükleri yoktur. Doğuştan herkes eşittir. Üstünlük ancak takva ile olabilir. Kim Allah'tan (c.c.) hakkıyla korunursa onun derecesi daha üstün olur (Hucurat Sûresi 49/13).” Dünya tarih boyunca adaletle hükmeden devletlerin ve toplumların asırlarca yaşadıkları, adaleti bırakıp zulüm ve haksızlıkla hükmeden devlet ve toplumların ise çabuk yıkılarak yok olduklarını ve dünya haritasından silindiklerini tarihler yazmaktadır.

MUSTAFA KARADUMAN