Büyük zaferleri yıldönümlerinde anıp, iftihar etmek her milletin hakkıdır. Çünkü bir millet, kendine olan inancını yine kendi tarihinden, o tarihin şan ve şeref dolu zaferlerinden alır. Bugün ve yarın yurt ve istiklal için canlarını verecek olanların önünde dünün zaferleri öyle canlı birer örnektir ki, onlara cesaret verir, gözlerini inançlarını pekiştirir.
Türk milleti olarak biz kahramanlıklarımızı, dünyadaki diğer birçok milletin yaptığı gibi, efsanelerden, masallardan değil, atalarımızın yarattığı gerçek harikalardan alırız. Bunlar bir millet için manevî gıdalardır.
Gerçekten tarihimiz şan ve zaferlerle doludur. Ancak zafer dendiği zaman da Türk tarihinde genellikle Ağustos ayı akla gelir. Ağustos ayında gerçekleşen zaferlere kronolojik olarak bir göz atarsak bunun hiç de haksız olmadığını görürüz:
1 Ağustos 1571 Kıbrıs’ın fethi,
3 Ağustos 1545 Estergon Kalesinin fethi,
9 Ağustos 1915 Çanakkale’de Birinci Anafartalar Zaferi,
11 Ağustos 1473 Otlukbeli Zaferi,
11 Ağustos 1480 İtalya’da Otranto’nun fethi,
14 Ağustos 1974 İkinci Kıbrıs Barış Harekatı,
15 Ağustos 1538 Revan’ın fethi,
15 Ağustos 1551 Trablusgarb’ın fethi,
17 Ağustos 1645 Girit’te Hanya’nın fethi
22 Ağustos 1534 Barbaros’un Tunus’u fethi
23 Ağustos 1514 Çaldıran Zaferi,
23 Ağustos 1921 Sakarya Meydan Muharebesi,
24 Ağustos 1516 Mercidabık Zaferi,
26 Ağustos 1071 Malazgird Meydan Muharebesi ve zaferi,
29 Ağustos 1521 Belgrad’ın fethi,
29 Ağustos 1526 Mohaç Zaferi,
26-30 Ağustos 1922 Büyük Taarruz ve Zafer.
Türk tarihinde zaferlerin genellikle yaz aylarında gerçekleşmesi pek tesadüfî değildir. Çünkü genellikle kış ve bahar aylarında hazırlıklar tamamlanır ve sefere öyle çıkılırdı. Bu zorunlu savaşlar dışında çoğu zaman böyleydi. Meselâ, Osmanlı Devleti’nde de kış aylarında sefer hazırlıkları yapılır ve Mart-Nisan aylarında savaşın yapılacağı güzergâh üzerinde (Rumeli veya Anadolu yakası) Otağ-ı Hümâyûn kurularak sancak-ı şerîf çıkarılırdı. Bütün İslâm dünyasının duasını almak maksadıyla da sefere genellikle Cuma günü çıkılırdı. Savaşın zaferle neticelenmesi sonunda da, bizzat ordusunun başında seferde yer alan padişah zafer alaylarıyla pâyitaht İstanbul’a döner, şenlikler düzenlenir ve diğer İslâm ülkelerine de “Zafer-name”ler gönderilirdi.
Günümüzde olduğu gibi, geçmişte de savaşların sebeplerinden önde geleni, “din ve ekonomi”dir. Özellikle İslâmiyet’in doğuşuyla din faktörü daha ön plana çıkmıştır. Tabii bunu sadece İslâm’ı yaymak açısından düşünmemek gerekir. Bu sebep kendini daha çok Hıristiyan-Müslüman çatışmasında gösterir. Geçmişte iki İslam devletinin birbiriyle savaşması ise genelde üstünlük kurma savaşı olarak kabul edilir.
Ancak savaşlar vardır, devlet kurdurur. Savaşlar vardır, devlet yıkar. Savaşlar vardır, yeni bir vatan edinilir. Savaşlar vardır, vatan kurtarır. Savaşlar vardır, etkileri yüzyıllar boyu devam eder ve canlılığını sonuçlarıyla korur. İşte bütün bu sonuçları Ağustos zaferlerinde görmek mümkündür.
Meselâ Otlukbeli savaşı iki Müslüman devlet arasında gerçekleşmiş bir üstünlük kurma savaşıdır. Sonucunda Fatih Sultan Mehmed komutasındaki Osmanlı ordusu Akkoyunlu devletini yenmiş ve akabinde Akkoyunlu devletinin sonu gelmiştir. Mercidabık Zaferi Memluklu Devletinin sonu olmuş ve bunun neticesinde Halifelik makamı da Osmanlı hanedanına geçmiştir. Kezâ Mohaç Zaferi Macar krallığının sonu olmuş ve Macaristan üçe bölünmüştür.
Yukarıda ismini zikrettiğimiz üç zafer vardır ki, bunlar sonuçları itibariyle hâlâ etkisini ve canlılığını korumaktadırlar. Aynı zamanda bu savaşlar arasında yüzyıllar olmasına rağmen, sonucu itibariyle birbirini etkileyen savaşlardır. Bunlardan Malazgirt Meydan Muharebesi sonucunda bilindiği üzere Anadolu’nun kapıları Türklere açılmış ve Anadolu Türklerin ikinci vatanı olmuştur. Bu zafer aynı zamanda Müslüman-Türklerin Hıristiyan batı karşısında taarruza geçmesine sebep olmuş ve Türkler Viyana kapılarına kadar dayanmışlardır. Viyana önlerinde 1683 yılında durdurulabilen Türkler, bu tarihten itibaren savunma konumuna geçmişlerdir. Özetlediğimiz ve “Doğu Sorunu” olarak adlandırılan bu olay aslında Hilâl-Haç savaşıdır.
Bu durum Sakarya Meydan Savaşına kadar sürmüştür. Bu savaşın zaferle sonuçlanması üzerine Türk orduları komutanı Mustafa Kemâl, takip eden 10 gün içerisinde, akıllara hayret verecek bir taktikle ordularını Büyük Taarruza hazırlamıştır. Herkes onu bir futbol müsabakasına katılacak diye beklerken, o orduların başında işgalci Yunan ordularına taarruz etmiştir. Sonucu vatan kurtarmış ve yeni bir devlet, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.
İşte vatan edinilen, vatan kurtaran ve yeni bir devlet kurdurtan üç savaş ve zafer!.. Bunlardan Malazgirt savaşı Bizanslılara karşı yapılmış ve kazanılmıştır. Orduların başında büyük komutan Alparslan vardır. Sakarya ve Büyük Taarruz ise kendilerini Bizans’ın torunları olarak gören Rumlara karşıdır. Hem de en büyük komutanını savaşta en ön cephede görmeye alışık olan ve bu sayede zaferden zafere koşan Türk ordusu, yüzyıllardan sonra ilk defa en büyük komutanını, Mustafa Kemâl’i, bizzat içlerinden bir fert gibi en önde görerek, bunun verdiği heyecan ve cesaretle Büyük Taarruzu kazandı.
O büyük komutanın daha sonra söylediği; “Türk milleti ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır” sözleri bu canlı ve destansı Ağustos zaferlerinde gizlidir. İşte ecdat, işte yaptıkları...
Alıntı *www.haberakademi.com sitesinden "17 Ağustos 2007 Cuma" tarihinde yazdırılmıştır...