İnsan bazen büyük iyiliklerin çok zor şeyler olduğunu zanneder. Uzun ibadetler, ağır riyazetler, ulaşılması güç mertebeler… Oysa dinimizin bize öğrettiği hakikat şudur: Büyük kapılar çoğu zaman küçük görünen anahtarlarla açılır. İşte o anahtarlardan biri de “selâm”dır.
Bir Müslümanla karşılaştığınızda ona selâm verin. Bu, sadece bir nezaket sözü değildir; bir duadır, bir güven ilanıdır, bir kalp açma kapısıdır. Selâm vermek sünnettir ama almak farzdır. Yani selâm, sıradan bir söz değil, kul hakkına kadar uzanan bir sorumluluktur. Çünkü selâm demek, “Senden bana zarar gelmez, benden sana zarar gelmez; sen emniyettesin” demektir.
Bugün insanlar birbirini tanımıyor, komşular kapılarını kapatıyor, aynı apartmanda yaşayanlar birbirine yabancı kalıyor. Oysa bir “Selâmün aleyküm” çoğu zaman kapalı kapıları açar. Soğukluğu dağıtır, kalbi yumuşatır, kibri kırar. Selâm veren küçülmez; bilakis büyür. Çünkü ilk adımı atan, Allah katında kazanan olur.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) selâmın sevabını bile tek tek öğretmiştir:
“Selâmün aleyküm” diyene 10 sevap,
“Selâmün aleyküm ve rahmetullah” diyene 20 sevap,
“Selâmün aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû” diyene ise 30 sevap yazılır.
Demek ki dilimizden çıkan birkaç kelime, amel defterimizde sayfalar dolduruyor. Üstelik bu sevap, ne para ister ne güç ister ne de zaman… Sadece niyet ve samimiyet ister.
Ama selâmın asıl güzelliği, kalpleri birbirine bağlamasıdır. Çünkü selâm verilen yerde düşmanlık barınamaz. Selâmın olduğu yerde kırgınlık erir. Selâm, müminler arasında görünmeyen bir bağ kurar. Belki de bu yüzden Efendimiz, imanın kemale ermesi için birbirimizi sevmemizi, birbirimizi sevmek için de selâmı yaymamızı tavsiye etmiştir.
Selâm bizi tanıştırır; fakat bizi kardeş yapan şey Allah için sevmektir.
Bugün insan sevgiyi çoğu zaman menfaatle ölçüyor. İşine yarıyorsa seviyor, işine yaramıyorsa unutuyor. Oysa Allah için sevmek bambaşka bir şeydir. O sevgide hesap yoktur, beklenti yoktur, karşılık yoktur. Sadece Allah rızası vardır.
Rivayet edilir ki kıyamet günü Arş’ın etrafında nurdan kürsüler kurulacaktır. Üzerlerinde yüzleri parlayan insanlar oturacaktır. Peygamberler ve şehitler bile onlara gıpta edecektir. Kim oldukları sorulduğunda şöyle denilecektir:
“Bunlar ne peygamberdir ne de şehit… Bunlar Allah için birbirini seven, Allah için bir araya gelen ve Allah için ayrılan kimselerdir.”
Dikkat edelim: Büyük ameller sayılmıyor. Uzun ibadetler sayılmıyor. Sadece kalbin niyeti söyleniyor: Allah için sevmek.
Hz. Musa (aleyhisselâm) Allah Teâlâ’ya sorar:
“Ya Rabbi, en değerli amel hangisidir?”
Allah Teâlâ buyurur:
“Benim katımda en sevgili amel, Benim için sevmek ve Benim için buğzetmektir.”
Namaz nurdur, oruç kalkandır, sadaka gölgedir, zikir kalbin ışığıdır… Ama bütün bunların ruhu, kalbin Allah’a bağlı olmasıdır. Eğer kalp Allah için seviyorsa, küçük amel büyür. Ama kalp menfaat için seviyorsa, büyük amel küçülür.
Bugün belki uzun ibadetlere gücümüz yetmeyebilir. Fakat güler yüz gösterebiliriz. Selâm verebiliriz. Bir kardeşimizi sırf Allah için arayabiliriz. Birinin sıkıntısını dinleyebiliriz. Birine kırgınsak affedebiliriz. İşte bazen insanı kurtaran şeyler bunlardır.
Belki de ahirette nice büyük amel sahipleri şaşıracak; fakat dünyada birbirini Allah için seven sade insanlar kurtulacaktır.
O hâlde başlayalım: Sokağa çıkınca selâm verelim. Tanıdığımıza da tanımadığımıza da selâm verelim. Kalbimizi menfaate göre değil, Allah’a göre sevdirelim.
Çünkü bazen cennetin yolu uzun ibadetlerden değil, içten bir selâmdan ve samimi bir sevgiden geçer. Unutmayalım..