banner5

Aka: Ben hüzün şairiyim

Gazeteci, romancı, hikâyeci, şair ve yayıncı Ahmet Aka, “Şair ne anlatsa karşısına kendisi çıkıyor aslında… Ölümü anlatsa kendisi, aşkı anlatsa kendisi… Onun’çün şunu, bunu demeyeyim… ama hüzün şairiyim sanki kıyısından köşesinden de olsa…” dedi

05 Mayıs 2021 Çarşamba 02:00
Aka: Ben hüzün şairiyim

Merhaba gazetesinin kültür ve sanat sayfasını yönetirken yaptığı işlerle yetinmeyip Eylül dergisini yayınlayan, abone olmak isteyenlere de “Yarınımızın garantisi yok” diye cevap verip geri çeviren Ahmet Aka ile kültür dünyamıza dair engin bir sohbet icra ettik. Kaydolmak için gittiği Taşkent İHL’de okul müdürünün masasına çok yaklaşmasıyla yediği fırçadan Çumra’da bütünlemeye kaldığı yıl şiir yarışmasında Türkiye birincisi olunca nasıl okulun başarılı öğrencisi ilan edildiğine kadar pek çok ilginç hatıranın yanında yazarlık ve yayıncılığa dair de pek çok soruya samimi cevaplar aldık.

Hayat öykünüz nerede ve hangi tarihte başlamış. Ailenizden bahsetmek gerekirse neler söylemek istersiniz?

“En zor soruyu başta sorayım da sonrakileri daha kolay cevaplasın” mı demek istediniz? 1970 Konya Hadim doğumluyum. Özetlemek gerekirse köylü çocuğuyum. Rahmetli babam çiftçilikle uğraşırdı, annem ev hanımıydı… Ben beş kardeşin ortancasıyım.

Eğitim hayatınız hangi okulda başladı ve nasıl devam etti?

İlkokulu -şimdi Konya’nın bir mahallesi olan- Taşkent Balcılar’da okudum. Ortaöğrenim için amcam beni İskenderun’a yanına aldı. İmam Hatip Okulunun orta kısmını orada tamamladıktan sonra Çumra İmam Hatip Lisesine (İ.H.L) kaydoldum. Aslında Taşkent İHL’de okumak istiyordum, ama nasip olmadı. Kayıt için gittiğimde okul müdürünün masa önüne çektiği çizginin üzerine basmışım… Çizgiyi aşmışım yani… Azarı yiyince çarptım kapıyı, çıktım. Sonra ver elini Çumra… Çumra’yı da sevdim ama çalışkan bir öğrenci olamadım hiçbir zaman. 4 yıllık liseyi 6 senede tamamladım. En iyi dersim edebiyattı. Üniversite sınavına hazırlanmam için Edebiyat öğretmenim Cemalettin Karahan -şimdi Çumra Belediye Başkanlığını yürüten Recep Candan ağabeyin işlettiği- dershaneye yazdırdı. Ücret almadılar benden… Ama bir edebiyat ile üniversite kazanılmıyormuş! İki üç yıl ard arda sınavlara girdim. Ben puanı yükselttikçe okumak istediğim okula giriş puanları da yükseldi. Açık öğretim fakültesine ancak girebildim. Matematikte başarılı olamayınca üçüncü sınıfa geçemedim. Baktım olmuyor, bıraktım. Elli yaşını devirdim, ama hâlâ içimde kapanmaz bir yaradır eğitim konusu.

Sanata, edebiyata ilginiz nasıl gelişti, kimlerin, hangi yazar ve sanatkârların etkisinde kaldınız?

Edebiyat sevgisi biraz genetik sanırım bizde. Ninemin amcası Kaşıkçı Ali Rıza Efendi de şairmiş. O öldüğü gün doğmuşum ben. Acı bir tevafuk. Devrim Şarkıları isimli şiirim onu anlatır… Rahmetli dedem, Ali Rıza Efendinin kitaplarını okurdu mırıldanarak... Beş altı yaşlarında böyle kaptım sanırım bu hasleti. İlkokula giderken arkadaşlar arasında masal uydurma yarışmaları düzenlerdik birlikte ödev yapmak için toplandığımız evlerde. Bir bu fakire yapışıp kaldı o yarışmaların pıtrağı… İlkokul öğretmenim Mehmet Göktaş, ilkokula giderken bir vesileyle “Düşünce insan, düşünce düşer!” dediğimi hatırlattı birkaç yıl önce. Unutmamış. O, bütün öğrencilerinin isimlerini okul numaralarıyla hatırlar hâlâ...

İlk eserinizi ne zaman ürettiniz ve sizde ve çevrenizde nasıl bir etki oluşturdu?

Eser derken… Kitaplaşmamış ürünler “eser” niteliği taşır mı bilmem ama taşırsa ilkokulda… Taşımazsa lise son sınıfta… Gerçi lisede iken Türkiye Çocuk dergisinde, Çumra Postası, Türkiye’de Yarın ve Yeni Ufuk gazetelerinde yazı ve şiirlerim yayımlanıyordu. İlk kitabım Sevinç Gözyaşları’nı öğrenci iken kendi imkânlarımla çıkarmıştım yaz tatilinde amelelik yaparak. Kültür Bakanlığının Milli Kültür dergisinde tanıtımını görünce dünyalar benim olmuştu Sevgi Rüzgarı’nın… Bana güç vermişti oradaki üç beş cümle… Ancak 500 adet bastırabildiğim kitap bir iki hafta içinde tükenmişti. Laf aramızda dağıtım işini de kendim yapmıştım.

Gazeteciliğe nasıl başladınız ve hangi kurumlarda ne gibi görevler aldınız?

Gazeteciliğe ilgimle başlayayım… Ortaokulda iken bir ulusal gazetenin kitap ödüllü bulmacasını doldurup göndermiştim. Kitaplar elime ulaşınca bir heyecan yerleşti yüreğime. Lise öğrencisi iken biraz önce söylediğim gibi gazete ve dergilere yazdıklarımı göndermeye başlamıştım. Hatta Türkiye’de yarın gazetesinin fahri muhabirliğini, Trabzon’da çıkan Bizim Okul isimli derginin de Çumra temsilciliğini yapıyordum kendimce. Ama bir gazetede fiilen çalışıp gazetecilikten emekli olacağım aklıma hiç gelmezdi. Polis olacaktım güya. Uzatmayayım; üniversite sınavı için Trabzon’a gidecektim, ancak cebimde harçlığım bile yok. Merhaba gazetesinin kapısını çaldım, bir iki ay çalışıp yol parası kazanacaktım. Giriş o giriş…

Arada kısa bir belediyecilik maceranız olmuştu, memuriyet mi size uygun düşmedi, yoksa siz mi memuriyete adapte olamadınız?

Gazetecilik çok stresli bir meslek. Gecen yok, gündüzün yok… Bunaldığım bir dönemdi o yıllar. İstanbul’a gidecektim; bir ilçe belediyesinden teklif gelmişti. Konya Büyükşehir Belediyesinde durumu anlattığım bir arkadaş “Kendi memleketinde çalışsan daha iyi olmaz mı?” dedi. Kafama yatmıştı, ama şartlarım vardı! O şartlar ağır gelmiş olmalı ki benim dışımda herkes kadro aldı, ben kaldım. Sindiremeyince ayrıldım. Yani bırak memur olmayı işçi bile olamadık… Meğer birileri engellemiş…

Yayıncılık fikri nasıl gelişti ve hangi noktaya eriştiniz?

Belediyeden bir başka arkadaşla birlikte gazete kurmak üzere ayrıldık. Ama ismini de benim belirlediğim o gazete bana ancak yedi ay dayanabildi. Benim 24 saatimi satın aldığını söyleyen arkadaşımız tarafından kovuldum. Mesele biraz derin. Günlüğüm kitaplaşırsa… Neyse… Bu arada bir başka gazeteden çağırdılar Yazı İşleri Müdürü olarak. Onlara dedim ki, burada 10 yıl kesintisiz çalışabilirim, ama sonra ben kendim gazete çıkaracağım. Gazete patronu gülümseyerek “Görürsün Takkeli Dağ’ın başını!” dedi. Sabırla o sürenin gelmesini bekledim… Benim şaka yaptığımı sanmışlar önce. Matbaayı kurduğumuzu söyleyince ikna oldular. Dostluğumuz baki… Uluslararası gazetelerin bile kapanmaya başladığı bir döneme denk geldi bizimki. Matbaacılıktan kazandığımızı gazeteye harcıyorduk. Bir yayınevi kuralım dedim ortağıma. “Nasıl olsa dağıtımı internet üzerinden yaparız…” Çimke Yayınları böyle kurulmuş oldu. Edebi eserlerden Akademik yayınlara yüzlerce kitabın künyesinde bu marka yer alıyor şimdi. Uluslararası yayınevi statüsündeyiz artık. Kitaplarımız birçok ülkenin üniversite kitaplığında yerini aldı.

Bazı meslek dallarının merkez noktası olarak İstanbul ve Ankara görülür. Yayıncılık alanında da böyle midir?

Konya kitap basımında İstanbul ve Ankara’dan sonra üçüncü sırada. İç Anadolu’nun en büyük yayınevlerinin Konya’da olması sevindirici. Bu yayınevlerinin İstanbul ve Ankara’da şubeleri de var. Rabbim o yayınevlerinin de kitaplarını basma imkânı verdi bizlere.

Anadolu’da yayınevi olmanın avantaj ve dezavantajları var mı?

“İşletmesi Konya’da olduğu halde kitap üzerinde İstanbul’u merkez gösteren yayıncılarımızın vardır bir bildiği…” diyorum. İşin ilginç tarafı, Konya’daki basımevleri İstanbul’daki yayıncılara da hizmet veriyor. Güven en büyük avantajı sanırım Anadolu’daki yayınevlerinin. Bir de ulaşım avantajı… Yazar, Konya’daki yayınevlerine daha kolay ulaşabiliyor. Hepsinden önemlisi de Anadolu’yu daha güvenli buluyor. Dezavantajı, bu alanda söz sahibi olanların İstanbul Yayınevlerine olan ilgisi. Bu mevzu da derin oldukça… geçelim…

Peki, Anadolu’da yazar ve sanatkâr olmanın, avantajları ve dezavantajları var mı?

Güzel bir şehirde yaşamanın avantajı olmaz mı? Ama aynı yazar ya da sanatkâr İstanbul’da yaşasa sanki daha değerli oluyor. Oysa Konya’da ikamet edip uluslararası başarılara imza atan o kadar çok sanatkâr var ki… Hattat mı dersin, film yönetmeni mi dersin… Bilim adamı mı dersin… Türkiye’deki tek suçları Konyalı olmaları! Geçtiğimiz günlerde bir Konyalı sanatçının tanıtım kataloğunu gördüm. Baktım ki Konyalı olduğunu gizlemiş, mezun olduğu okulu saklamış… İnanıyor ki Konyalı ve İmam Hatip Lisesi mezunu olduğu bilinse işleri bozulacak!

Şiirlerinizde ne tür konu ya da duyguları öne çıkardınız. Ve bunun belirgin bir sebebi var mı?

Şair ne anlatsa karşısına kendisi çıkıyor aslında… Ölümü anlatsa kendisi, aşkı anlatsa kendisi… Onun’çün şunu, bunu demeyeyim… ama hüzün şairiyim sanki kıyısından köşesinden de olsa… Hüzün… Sebebini bir bilsem…

Eserlerinizin konusunu gerçek hayattan mı seçiyorsunuz, yoksa kurguya mı dayalı metinler mi oluşturuyorsunuz?

Öyle çok eseri olan velut bir yazar değilim, yüzlerce şiiri olan bir şair de değil… Mayası gerçek hayattan, kalan neyi varsa kurgudan ibaret yazdıklarımın. “Şair ne anlatsa karşısına kendisi çıkıyor aslında” sözlerimi bir kenara bırakarak şunları da ekleyeyim: Kurgu da olsa; yazar çoğu kez başkalarının yerine sevinir, başkalarının yerine hüzünlenir… Başkalarının yerine yaşar ve ölür bir bakıma… Okuyucunun bir şiirde, bir metinde kendinden bir şeyler bulması da bundan değil midir….

Yazarlığın, şairliğin endazesi nedir?

Bu soruya cevap bulabilecek kadar bilge hissetmiyorum kendimi. Ne ile ölçmeli, neresinden tutmalı? Kütüphaneler yutmuş biri olsam da bir cevap bulabilsem… Ki değilim henüz…

Yazmanın, hatta okumanın genetiksel olduğu düşünülebilir mi?

Sanırım bu soruya işaretle bir iki kelam ilave etmiştik. Özetlemek gerekirse “Evet!” Ama tek başına yetmeyen bir olgu bu.

Çalışmalarınızın size kazandırdığı ödüllerden bahseder misiniz?

”Öğrencinin kötüsü destancı, çiftçinin kötüsü bostancı!..” demişti -kolumdan tutup gazetenin matbaasına kadar götürdükten sonra, orada bekleyen şiirlerimi yakarak nasihatte bulunan- gece bekçisi… İyi bir öğrenci değildim, ama iyi bir şairdim sanki… Edebiyat dışında ne kadar kötü de olsa derslerim, şiir yarışmalarında Konya ve Türkiye birincilikleriyle duyurdum okulumun adını. Okul Müdürümüz Âdem Doğan da elimden tutup yılın öğrencisi ilan etmişti bir keresinde. Ki ben o yıl bütünlemeye kalmıştım…

Kimdi o bilge gece bekçisi?

Musa emmiydi, beni Çumra Postası gazetesine götürüp tanıştırdı. Musa emmi sanatkârları severmiş; ileriki yıllarda kızını bir ses sanatçısıyla evlendirdi.

Peki, Okul Müdürü sizi neden niye yılın öğrencisi ilan ediverdi, bir kabahatiniz mi vardı, yoksa derslerden başka bir başarı mı sağladınız?

Derslerim kötüydü ama edebiyatla aram güzeldi. Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü'nün İHL'lerin 40. yıldönümü dolayısıyla açtığı yarışmada benim İHL Marşı adlı şiirim Türkiye birincisi seçilmişti. Bundan mütevellit, bütünlemeye kalan bir öğrenci olduğum halde okulda arkadaşlarıma “okulun başarılı öğrencisi” olarak takdim edildim. Ödül işte böyle bir şey…

Türkiye birincisi şiiri sizden dinleyebilir miyiz?

İHL Marşı

Kılcal damarlarında kılıçtan keskin sızı;

Bilirim, zaman bozuk! Asır, arın hırsızı.

Nasıl olurdu gençlik, rehberi olmasaydın?

Dünya seninle güzel, dünya seninle aydın.

Senin sarığın beyaz, bir toz bile kondurma.

Bunun için farklısın, fakat yine de durma.

Nerden nereye geldin… Çok zor senin görevin!

Yıllar önce zayıftın, şimdi can buldun sevin.

Yüreklerde şahlanan coşkun bir arzu gibi,

Sustururlardı belki sen olmasaydın beni.

Bir gelecek saklıydı sinende umut dolu;

Gösterdin yıllar yılı bizlere doğru yolu.

Engellere engel ol sarılarak Kuran’a

Yaşa, yaşat ve kurtar, emin yürü yarına

İmam-Hatip Lisesi senin de dâvân, sesin!

Güneşi küllendirir istesen tek nefesin.

Kendini zamanlara tutsak etmeyen gençlik!

Düşürme sancağını; Cafer ol da burca dik…

Nasıl yıkabilir ki hainler bu inancı?

Kesilmeli içinde kol gezip duran sancı.

İmam-Hatipli gencim! Alnın açık, yol açık.

Bir şey seni bekliyor, onun için yola çık.

Okuduğun bu okul, senin pusulan, rotan…

Adın değil, imanın inanmazı korkutan!

Kalbimden kopardığım şu son sözü de dinle:

Küfrün yolunu kapat güçlü iman bendinle

Ki… böyle yapıyorsun, yardım ediyor Allah

Rabbinden başkasına el açmazsın İnşallah!

Bir de Konya birincisi olan şiriniz mi vardı?

Evet. Atatürk’ün ölümünün 50. Yılı sebebiyle düzenlenen yarışmada da benim Yorgun Rüzgârlar adlı şiirim birinci gelmişti.

Toplumun edebiyat ve sanatla münasebetini hangi seviyede görüyorsunuz?

Bir sessiz çoğunluk var edebiyatla sanatla iç içe olan… Bunların hiç sesi çıkmıyor, çıkacak gibi olsa; karga/cık burgacık cümlelerle şiir kuranlara gelen alkışlar bastırıyor nidalarını. Gazetelerde, televizyonlarda, sosyal medyada hep bunlar… İşte seviyemiz…

Her insanın edebî ya da sanatsal vasıflar edinmesi mümkün olabilir mi?

”Her insan” şöyle dursun, her yazar ve her şairin bile bu vasıfları taşımadığı bir dünya… Redif seslerinden türkü çıkaran ağabeylerimiz serbest tarzda şiir yazanları şair kabul etse de bu konuyu biraz irdelesek, ama nerde!

Gazete yazarlığı ile kitap yazarlığı arasında denklem ya da denklemsizlik var mı? İki kategoride de yazmış bir yazar olarak benzerlik ya da farklılıklar üzerine ne söyleyebilirsiniz?

Bak bunu hiç düşünmemiştim… “Gazetede yazarken güncel olaylar üzerine kaleme alıyorsun yazdıklarını; kitap öyle değil!” desem köşe yazılarından müteşekkil kitapları nereye koyacağız? Bu soru sizin “İkinci İstiklâl Zaferi” isimli kitabınızı getirdi aklıma… Gayet güzel bir eser.

Masanızdaki yeni çalışmalardan bahsetmek ister misiniz?

Editörlüğünü yaptığım çok sayıda çocuk kitabı var masamda… Basılmayı bekleyen bir tarih romanı… Ayşe Yılmaz’ın kaleme aldığı başarılı bir eser. Perihan Akçay’dan iki ayrı kitap. Biyografik roman… Kendime ait de kitaplaşmayı bekleyen bir sürü söz… aforizma… Tasarımına başlamış olmama rağmen bir türlü tamamlayamadığım… Kitap nasip işi anlaşılan… Çimke yayınlarından çıkan yaklaşık 200 kitabın tasarımını yaptım, ancak kendi kitabımı hazırlayamadım. Durum bu. Matbaamız yokken çıkardığım Eylül dergisini matbaa kurduktan sonra ancak bir sayı çıkarabildim. Kendimi toparlayabilirsem devam edecek inşallah. Çünkü dergiler birer yazar ve şair okulu. Bir zamanlar Eylül’de yazanlar içinde Yılın Şairi, Hikayecisi vs. seçilen nice kalemler var. Edebiyat profesörleri var.

MUSTAFA GÜDEN

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner64

banner50