Tarihi büyük yapan, çoğu zaman büyük laflar değil; sessizce verilen büyük fedakârlıklardır. Kitaplarda adları kalın harflerle yazılmayan, heykelleri meydanlara dikilmeyen ama bu toprağın her karışında izi bulunan insanlar vardır. Onlar konuşmaz, anlatmaz, şikâyet etmez. Sadece görevini yapar. İşte Niğdeli Çolak Ali, bu milletin sessiz kahramanlarından biridir.
Niğde’nin buram buram toprak kokan sokaklarından çıkıp Çanakkale cephesine yürüyen Ali, savaşa giderken ne şöhret hayali kurmuştu ne de geri döndüğünde alkışlanmayı beklemişti. O, vatan çağırdığı için gitti. Çünkü o günlerde vatan, bir kelime değil; evdi, namustu, duaydı. Çünkü o günlerde cephe, sadece bir savaş alanı değil; imanla, sabırla, yoklukla imtihandı.
Çolak Ali, Çanakkale cephesinde bir kolunu, sağ el şehadet ve işaret parmaklarını bıraktı. Ama aslında bıraktığı sadece bir kol ve parmaklar değildi. Gençliğini bıraktı, hayallerini bıraktı, kolay bir hayat ihtimalini bıraktı. Geriye ise dimdik duran bir irade, eğilmeyen bir baş ve “vatan sağ olsun” diyebilecek kadar büyük bir yürek kaldı.
Savaş bittiğinde herkes evine döndü. Kimi eksik, kimi yaralı, kimi sessiz… Ali de döndü Niğde’ye. Ama onu ne bir tören karşıladı ne de uzun nutuklar. Köyü, onu bir evlat gibi bağrına bastı; o da köyünü bir emanet gibi sahiplendi. Çolak lakabı, onun için bir eksiklik değil; bir şeref nişanı oldu. Çünkü o kol ve parmaklar cephede kalmıştı ama adı bu topraklara yazılmıştı.
Bugün rahatça yürüdüğümüz sokaklarda, güvenle uyuduğumuz evlerde, özgürce dalgalanan bayrağın gölgesinde; Çolak Ali’nin ve onun gibilerin hakkı vardır. Onlar, hayatlarını yarım bırakıp bu millete tam bir gelecek bıraktılar. Biz çoğu zaman bunu unutuyoruz. Kahramanlık deyince sadece zafer günlerini hatırlıyor, yenilgileri, yokluğu, acıyı ve fedakârlığı görmezden geliyoruz.
Oysa Çolak Ali’nin hikâyesi, tam da bu sessiz fedakârlığın hikâyesidir. Ne kürsüden konuştu ne de geçmişiyle övündü. Kolu yoktu ama omuzlarında koskoca bir vatan yükü vardı. Kimseye “ben cephedeydim” demedi; ama toprağa her bastığında, o toprak onun kim olduğunu biliyordu.
Bugün gençlere kahraman arıyorsak, uzaklara bakmaya gerek yok. Tarihi sadece padişahlarla, komutanlarla değil; Çolak Ali gibi adsız ama onurlu insanlarla da okumak gerekir. Çünkü bu memleket, bir kolunu ve parmaklarını verip sesini yükseltmeyenlerin omuzlarında kuruldu.
Belki de asıl soru şudur: Biz, Çolak Ali’nin emanetine ne kadar sahip çıkıyoruz? Onun uğruna kolunu verdiği değerleri ne kadar koruyoruz? Bayrağa, toprağa, birliğe ve kardeşliğe ne kadar sadığız?
Tarih, sadece geçmişte yaşanmış bir olaylar zinciri değildir. Tarih, bugünkü duruşumuzla anlam kazanır. Çolak Ali’yi anmak, sadece onu hatırlamak değil; onun durduğu yerde durabilmektir. Zor zamanda kaçmamaktır. Menfaatle değil, vicdanla hareket etmektir. Vatan denilince bile bile kendini feda edebilmektir
Bir kolunu vatana veren adamın hatırası, bize şunu fısıldar:
Vatan, kendisi için fedakârlık yapılacak bir miras değil; fedakârlıkla korunacak bir emanettir.
Ve o emanet, hâlâ bizim omuzlarımızdadır.