Pelin Hanım her gün işten evine koşturarak geliyor, hemen mutfağa giriyor, bir taraftan akşam yemeği hazırlığına başlarken diğer taraftan okuma-yazmaya yeni geçmiş olan oğlunun dersleriyle ilgilenmek zorunda kalıyordu. Hayatı bu rutine bağlanmış; kendisini mutlu edecek hiçbir aktiviteye fırsat bulamıyordu…

Eşiyle arası kötü değildi ama ne zaman konuyu çok yorulduğuna, hiçbir şeye yetişemediğine, eşinin kendisine hiç yardımcı olmadığına getirse, Ferit Bey hemen savunma ve saldırıya geçiyordu. Çalışmasının Pelin Hanım’ın kendi tercihi olduğunu, bu devirde yediğinin önünde yemediğinin arkasında olduğunu, bir koca olarak fazlasıyla evine sadık; zararlı ya da ailesine zarar verecek herhangi bir kötü alışkanlığı olmadığını, buna rağmen Pelin Hanım’ın neden hâlâ tatminsiz olduğunu anlamadığını söylüyor ve sonra sesler yükselmeye başlıyor, Ferit Bey az sonra, çoğu kez yemeğe bile oturmadan kapıyı çarpıp gidiyordu.

Pelin Hanım o an çok öfkeleniyor, eşinin arkasından bağırıp çağırıyor, hıncını genellikle masum oğlundan çıkarmaya çalışıyordu…

Anlattığım bu temsil toplumumuzda pek çok evde yaşanan kronik bir problem. Başvuranların çoğunluğunu oluşturan, kadın danışanlarımdan, gözlemlediğim genel problemlerin başında gelmekte. Nasıl çözmeli bu can sıkıcı durumu, çok mu zor acaba?

Gelin hikâyemizin devamını okuyalım;

Pelin Hanım yine çok sıkıntılı bir anında iş arkadaşı Nesrin Hanım’la bu konuyu konuşmaya, içini dökmeye karar verdi. Nesrin Hanım’ın 3 çocuğu olmasına rağmen, o her yere yetişebiliyor, arkadaşlarıyla gezilere çıkabiliyordu. Hem işyerinde hem ev işlerinde gayet başarılı olabildiği gibi çocukları da gayet sağlıklı ve mutluydular.

Öğle yemeği vaktinde Nesrin Hanım’a konuyu açtı ve içindekileri döktü; içinde bulunduğu çıkmazı, mutsuzluğunu, eşine olan öfkesini ve eşinin Pelin Hanım’a karşı takındığı tavırların hepsini bir çırpıda anlatıverdi.

Nesrin Hanım, Pelin Hanım’dan birkaç yaş büyük olmakla birlikte, her daim mütebessim, sakin, tutarlı biriydi. Pelin Hanım’ın sözünü hiç kesmeden dinledi. Akıl hocalığı da yapmadı. Yemek sonrası oturup çaylarını içerken tatlı, hoş bir sohbete daldılar. Nesrin Hanım Pelin’e “Şunu şöyle yapmalısın” gibi nutuklar çekmedi. Pelin Hanım bir taraftan “Niye yorum yapmadı bu kadın bana” diye düşünürken diğer taraftan da dinlenilmiş olmaktan memnun, hoş sohbete kapılıp gitmişti. Öğle tatilleri sona ererken Nesrin Hanım, Pelin Hanım’a bir okuma gruplarının olduğunu söyledi. Ortak belirledikleri bir kitabı okuyup üzerinde fikir beyan ediyorlardı. Grubunun ertesi akşam Manolya Kafe’deki buluşmasına Pelin Hanım’ı da davet etti.

Pelin gülümseyerek, “İnşallah” derken diğer taraftan Nesrin Hanım’a öfkelenmişti. “Ben sabahtan beridir işleri yetiştiremediğimden, çocukla ilgilenmekten, kocamın sorumsuzluğundan bahsediyorum, o ise alay eder gibi beni kafeye çağırıyor. Keşke anlatıp da rezil olmasaydım.” dedi içinden.

Akşam eve döndüğünde aklında hep öğlenki konuşmaları vardı. Nesrin Hanım’ın sakinliği, dinginliği, kendisinin sözünü kesmeden, sessiz bir tavırla onu nasıl da dinlediği geliyordu.

Nesrin Hanım onun şikâyetlerini ne kadar da anlayışla ve samimi bir şekilde dinlemiş, içindeki huzursuzluğu, sıkıntıyı dışarı çıkarmasına yardımcı olmuştu. Yemek yaparken düşünmeye devam etti. Kendisi hayatındaki en önemli iki varlığı olan küçük oğluna ve eşine böyle bir tutum sergileyebiliyor muydu?

O hiç çocuğunun ya da eşinin sıkıntıları olduğunu düşünmüş müydü?

Hep kendi sıkıntılarıyla meşguldü, hiç onların ne hissettiğiyle ilgilenmemişti. Karınlarını doyuruyor, çamaşırlarını yıkayıp ütülüyor, oğlunun ödevlerine yardım ediyordu ve bu yaptıklarının zaten fazlasıyla bir fedakârlık göstergesi olduğunu düşünüyordu.

Nasıl yani… Hata mı yapmıştı bunca zaman?..

Peki, ne yapmalıydı, nereden başlamalıydı?

İlk olarak yemeği ocağa koydu ve “Ela Lale elele” yazmaya çalışan, ama bir türlü “la” ve “le” hecelerini birbirinden ayıramayan, “la” yazacağı yerde “le” , “le” yazacağı yerde “la” yazan, her seferinde kendisini çıldırtan oğlunun yanına oturdu.

Merhaba Eren, nasıl gidiyor, tatlım?

-İyi

Oğlunun arkasından omzuna elini attı, onu kendine çekerek saçını kokladı ve öptü.

- Ne zor iş şu heceleri ardı ardına sıralamak değil mi?

- Ama sen hep ne var diye kızarsın bana anne, ben sana zor olduğunu, yazmak istemediği her söylediğimde ne var bunda, altı üstü küçücük bir hece diye azarlarsın.

- Gerçekten böyle mi yapıyorum, aslan oğlum. Demek ki senin için, daha doğrusu yazmayı henüz öğrenen biri için ne kadar zor olabileceği aklımdan tamamen çıkmış. Özür dilerim.

Eren annesine garip garip bakıyordu. Duydukları doğru muydu? Hâlbuki daha dün okulda arkadaşları da onunla alay ettikleri için eve çok üzgün gelmiş, annesine belli etmeden hemen ödevinin başına oturmuştu. Çünkü ödev yapmak, yazı yazmak, çizgileri öğretmenin istediği gibi birleştirmek çok zordu. Annesi yine düzgün ve doğru yazamadığı için Eren’i azarlamış ve “Öğreneceğin altı üstü iki hece. Sen daha şimdiden bunu beceremiyorsan ilerde senden hiçbir şey olmaz.” demişti.

Eren bunları düşünürken Pelin Hanım da aynı şekilde dünü düşünüyordu. Oğlunun kas gelişiminin bir yetişkin gibi olmadığını, henüz yeni geliştiğini ve hayatında ilk defa karşılaştığı bir yazma olayıyla, üstelik de heceleme işi ile baş etmenin onun açısından ne denli zor olabileceğini hiç düşünmemişti. (Üstelik oğlunun okuldan üzüntülü bir şekilde geldiğini fark etmemişti.)

-Bak ne yapalım biliyor musun, bırak sen şu ödevi şimdi. Gel seninle boyama yapalım. Sen çok seversin resim çizmeyi Eren, hadi bakalımmm, şimdi biraz mola zamanı.

-Ama ödevimi yetiştiremezsem kızacaksın bana, hem arkadaşlarım da alay ederler.

-Alay mı ederler, dedi.

O yaştaki çocuklar niye alay etsinlerdi ki Eren’ le?

-Evet. Dünkü ödevime öğretmenim yıldız atmadı, herkes defterlerindeki yıldızları saydı, benimki en az yıldızlı olandı, hatta sadece bir tane yıldız vardı ve teneffüste herkes benimle alay etti.

Pelin Hanım çok üzülmüştü, oğlunun omuzlarında ne çok yük vardı ve kendisi de kendi elleriyle çocuğunun yükünü arttırıyordu.

Oğluna tekrar sarıldı, “üzgünüm” dedi. Kalktı resim defteri ile renkli kalemleri getirdi. “Hadi bakalım en çılgın, en saçma resmi hangimiz yapabilecekkkkk, karalamak serbestttttt”

Eren sevinç içinde eline geçirdiği kalemlerle olabildiğince çılgın şeyler çizmeye başladı. Gittikçe rahatladığı yüzünden okunuyordu. Eren’in yüzü güldükçe Pelin Hanım’ ın içi de aydınlanıyor, ferahlıyordu sanki.

Resimler bittiğinde Eren daha dingin, mutlu bir şekilde annesine sarıldı.

Ocakta yemeği unutan Pelin Hanım hızla mutfağa dönmüş, sofrayı tamamlarken eşi kapıdan girmişti. Oğluyla yaşadığı bu duygusallık eşine bakış tarzını da etkilemişti. “Hoş geldin” dedikten sonra , “Günün nasıldı?” demiş “Her zaman ki gibi” diye de yanıt almıştı, her zamanki gibi. Pelin Hanım düşündü. Bunca yıldır sorulan aynı soru ve alınan aynı cevap. Birazdan sofraya oturulur, herkes sessizce yemeğini yer, Eren odasına, Ferit Bey televizyon karşısına geçer, Pelin Hanım da bulaşığa girişir.

Bugün farklı davranması gerektiğini kavramaya başlamıştı. Kendini eşinin yerine koydu. Eşi veznedardı ve her gün yüzlerce insanla muhatap oluyordu. Para ve makbuzdan başını kaldıramıyordu belki de. “Yine zor bir gün geçirdin sanırım” dedi eşine. “Herkes işi bir an önce olsun bitsin istiyordur değil mi? Akşama kadar onlarca insan, iki dakika nefes alayım desen olmaz, bekleyenler varken değil mi? dedi. Ferit Bey başını kaldırıp Pelin Hanım’a baktı. İş ortamında her gün hissettiği şeylerin ilk defa eşi tarafından dile getirilmesi onu çok şaşırtmıştı.

-Evet, haklısın, nefes aldırmıyorlar adama. Herkes işim hemen bitsin gideyim istiyor. Ama orada oturanın bir makine olmadığını kimse düşünmüyor.

-İnsanın tahammül sınırını nasıl zorlayabileceklerini tahmin edebiliyorum.

- Senin de işin kolay değil tabi dedi, Ferit Bey, sen de yoruluyorsun akşama kadar.

“Ben en azından masa başında ve çok daha esnek bir şekilde çalışıyorum.” dedi Pelin Hanım. “Senin gibi bir işte çalışsaydım eminim senin kadar başarılı ve sabırlı olamazdım.” diye sürdürdü konuşmasını.

Ferit Bey eşi tarafından anlaşılmış olmanın verdiği memnuniyetin yanı sıra mahcup da hissetti kendisini.

-Sen de akşama kadar çalışıyor, yetmezmiş gibi eve geliyor, evde de çalışıyor ve üstelik Eren’in dersleriyle de sen ilgileniyorsun.

Pelin Hanım çok şaşırmıştı. Bugüne kadar eşi onu hiç takdir etmemişti. Şimdiyse sanki her yapılan fedakârlığın bilincinde bir eşti karşısındaki.

-Ne olacak canım. Eren bizim evladımız, tabii ki ilgileneceğim. Sen kafan o kadar şişmişken gelip bir de Eren’le ilgilenemezsin ki. Kafanı dağıtmaya, uzanıp dinlenmeye ihtiyacın var.

“Kafanı dağıtmak derken?” dedi Ferit Bey. “Aslında bulaşıkları makineye atma işi çok cazip görünüyor bana. Posalarını alırken akan suyla birlikte ben de zihnimi boşaltırım gibi geliyor bana.” diyerek kalkıp yemek tabağını, çatal ve kaşığını suya tuttu, makineye yerleştirdi. “Hadi Eren acele et sırada seninkiler var”, diye de ekledi…

“Nasıl yani. Her şey birden böyle sütliman oluverecek mi? dediğinizi duyar gibiyim. Tabi ki işler böyle kolay yürümüyor. Yukarıdaki temsil abartılı da olsa iletişim dilinin, insan yaşamını ne denli etkileyebileceği üzerine kurgulandı. Bizler bu örnekten yola çıkarak, en azından bundan sonraki ilişkilerimizi, aynı düşüncede olmasak da karşımızdakinin gereksinimlerini fark ederek onu anlamak üzerine inşa edebiliriz.