Bizim toplumumuz “şehir efsanelerine” çok kaptırıyor kendini. Okuma tembeli olduğumuz için birisi bir olayı anlatsa onu ezberleyip sanki gerçekmiş gibi, önünü ardını, gerçekliğini düşünmeden yayıyoruz hemen.

“Efsane General!”

“Bu general var ya görev yaptığı zamanlarda kamuflajını giyermiş, silahını alır dağa çıkarmış ve mutlaka 3-5 terörist öldürmeden dönmezmiş birliğine. Yaaa... Onun için “efsane komutan olmuş bu paşa.”

Bunu anlatırken kendimizin “Ne kadar aciz, bu işlerden uzak, elimizden asla bir şey gelmeyen birisi...” olarak anlattığımızın bile farkında değilizdir.

Bu efsaneler(!) 50 sene anlatıldı bize. Ama PKK 50 senede tam 50 bin insanımızı öldürdü. Hâlbuki o efsane paşaların hepsi “3-5 kişi çldürüp dönselerdi birliklerine” ‘terörist’ diye kimse kalır mıydı ülkede? O “Efsane paşalardan” o kadar çok varlar ki ülkemizde... Kendilerine yapılan kutsamaların da farkındalar tabi. Yaşları 80’e dayanmış olsa dahi yürürken bile hala uçurumdan uçuruma atlar gibi görüyorlar kendilerini...

Kimi bu verilen gazlarla parti kuruyor, kimi televizyonlarda her şeyi bilen rolünde ahkâm kesiyor kimi kurulmuş partilerde yönetici ve kimi de sivil toplum örgütleri vasıtasıyla içlerindeki egoyu tatmin etme yarışında, o kürsüden o kürsüye koşturuyorlar...

Bir başka cenahta işler daha da karışık...

“O hoca var ya o hoca?’ Öyle muhterem bir zatmış ki iki kişi kavga etse mesela birbirlerinin yüzüne bakamayacak hale gelseler, sonra ‘o hoca’nın karşısına geçip otursalar, beş dakika içinde eskisinden çok daha fazla birbirlerine kenetlenip dost oluyorlarmış. Adamın böyle bir manevi gücü varmış. Çevresinde birbiriyle dargın kimse bırakmamış o hoca.”

İki kişi kavga eder. İkisi de kendisini haklı görmektedir. Bir gönüllü arabulucu devreye girer. BU arabulucu da bu tür hadiseleri fırsata çevirmek için görevlidir aslında. İkisini de bu arabulucu(!) karşısına alıp dertlerini dinler. Bu kişi ‘o hoca’nın öncü kuvvetidir aslında... Ama kapının hemen arkasında bir başka kulak vardır onları dinleyen.

Sistem önceden kurulmuştur esasında... Husumetli bu iki kişi, iflah olmaz bir haldedirler. Arabulucunun karşısında konuştukça, aralarındaki mesafe iyice açılır. Der ki arabulucu olan kişi. “Anlaşıldı sizi ‘o hoca’ya götürmemiz lazım.” der demez kapının arkasındaki kulak, çoktan ‘o hoca’ya ulaşmak için yola çıkmış ve konuşmaları ona yetiştirmek için epeyce mesafe almıştır bile...

İkisi de kabul ederler ‘o hoca’ya gitmeyi. Diğer şehirde oturan hocanın huzuruna çıkarlar. Hoca henüz onları dinlemeden aralarındaki mevzuyu en ince ayrıntısına kadar anlatıverir. Zira öncü kuvvet konuyu en ince ayrıntısına kadar anlatmıştı kendisine. “Ermiş hoca’dır artık o hoca. ” O hocanın “Tanırı ile bağlantısı vardır.” adeta. Buna inanılır çevrede. Baksana daha kendileri anlatmadan aralarında geçen her bir şeyi bilivermiştir.

Husumetliler bir birlerinin yüzüne bakarlar önce. Sonra şaşırıp ayağa kalkarlar, kucaklaşır ve şap şup birbirlerinin yüzlerinden, gözlerinden öpmeye başlarlar. Sonra ‘da o hoca’nın ayaklarına kapanır müridi oluverirler. Şimdi ayır ayırabilirsen ‘o hoca’dan ikisini de... Bir anda tarikat ehli oluverirler. Sisteme bakar mısınız? Ha, o zamanlar da ‘böcek’, ‘kamera’, ‘cep telefonu diye bir alet de yoktu. Kapı arkalarında ‘kulak’ vardı sadece. ‘Üçüncü göz’ vardı. Anlayacağınız, o zamanlar canlı böcekler meşhurdu.

Siyasete bakıyoruz, ‘siyasi lider’ diye ortaya çıkanlara yani... Arkalarındaki kitlenin huyunu, suyunu en ince ayrıntısına kadar biliyorlar. Kalksalar onlara hakaret etseler yine kendilerinden vaz geçilmeyeceğinin farkındadırlar. Vuruyorlar, kırıyorlar, ahkâm kesiyorlar, ayı ellerine alıyorlar, yıldızları gökyüzünden indiriyorlar, güneşe kafa atıyorlar ama siyasi müritler put gibi yerlerinde çakılı kalıyor ve ona saygı duruşu gösteriyorlar sürekli...

Kutsuyorlar, tapıyorlar adeta...

Bir kere kendimiz olabilsek... Aklımızı bir kullanabilsek... Kendimize onlardan daha değerli olduğumuzu bir anlatabilsek, bunun farkına bir varabilsek var ya..!