Söyleniyor danışanım, liseye giden oğlu için. “Milletin çocuğu, öğretmenin verdiğiyle yetinmeyip, ana babasına ille de kitap aldırmaya çalışır, bizim hayta da ‘Amaaannn sen de’ diyor. Hocası özet isteyince de bu internette olurmuş; yok oradan, yok arkadaşlarından, kopya çekip veriyormuş, anasının dediğine göre.”

Kendi vakti zamanında oku(ya)mamış bir babanın yakınmasıydı bunlar. “Nerdeeee, hocam bizim zamanımızda öyle kitap filan. Kitabı boş ver, o şimdiki beyaz kâğıtlardan bile yoktu. Sarı saman kâğıdına şükrederdik. Kalemin dibini görene kadar kullanır, elimiz tutmayana kadar onunla yazardık.(Kurşun kalemden bahsediyor.) Şimdi envai çeşitte kalemler, kâğıtlar, kitaplar, her  çeşit malzemeler var ama bunları adam gibi kullanıp, adam gibi okuyacak adam yok.”

Oğluna kızıyor görünse de bakışları çok şey anlatıyordu, üzüntülü babanın. Kendi okuyup adam olamamış(!), oğlu adam olsun istiyordu sanki. Onca çaba sarf ediyor, kazandığını, çocuklarının eğitimine harcamaya çalışıyordu. Hayıflanıyordu ve haklıydı da kendince.

Babasından sonra Mehmet ‘i de aldım görüşmeye. Ben de bir veli olarak, içimden, babaya hak versem de Mehmet anlattıkça gayet mantıklı ve haklı idi o da. Şöyle diyordu Mehmet:

Mesela geçen yıl, ortaokula giderken,  sınav için kitap adı veriyordu öğretmenler. O zaman da hiç memnun değildik biz arkadaşlarla. Çünkü notla korkutarak kitap okutmaya çalışmak çok saçma bence. Çünkü zorunlu olduğumuz kitaplar genelde çiçek-böcek anlatıyor, konular hiç de ilgi çekici olmuyordu. Liseye başladık gene aynı şey. Yine not almak için okuma zorunluluğu. Hem ortaokuldayken en azından ne anlatıldığını anlıyorduk, diyoruz. Bu liseye başlayınca bi bakıyoz hocam, verilen kitaplar da birdenbire iyice sıkıcı, kalın ve anlaşılmaz olanlarından seçilmişler. Ama kimse demiyor ki siz bundan hoşlandınız mı, okuyabiliyor musunuz? Niye bu kadar dayatma, anlayamıyorum. Yapılan bu şey kitabı sevdirmekten çok soğutuyor bizi.  Hele geçen dönem edebiyatçının verdiği kitap resmen işkence gibiydi hocam. İnan bak, her gün okumaya çalıştım, her gün okumaya çalıştım. Yok olmuyor. Anlayamıyorum. Her seferinde başa dönüyorum olmuyor, arkadaşlara sordum, ne diyor oğlum, ne anlatıyor bu kitap dedim. Durum onlarda da aynı. Ne dertmiş arkadaş… Eziyet olsun diye mi yapıyorlar acaba bu uygulamayı, bilemedik gitti.  Hiç bizim hoşumuza gidecek, ilgimizi çekecek bir şey yok mu bu kitaplarda diyoruz. Şu okul bitsin ömür boyu elime kitap alırsam ne oluyum hocam…

Benzer durumu ben de kendi çocuklarımda yaşadığımı hatırladım Mehmet anlattıkça. Kızım okumayı çok severdi, ama ödev verilen kitapları değil. Hâlâ da iyi bir okuyucudur. Tarzı değildi sanırım verilenler. Biz de öğretmeninden rica ederdik, verilen kitabı okumakta zorlandığı, eğer mümkünse, kendi hoşuna giden bir başkasını okuması için. Öğrencisinin iyi bir okuyucu olduğunu bilen öğretmeni de sağ olsun göz yumardı bu duruma…

 Ben bir taraftan eğitimci arkadaşlara hak veriyorum. Her çocuğun ilgi ve beklentisine göre kitap türü belirlemek oldukça güç. Ama diğer taraftan çocuklar da haklı, istemedikleri bir şeyi onlara dayatmak ne kadar doğru. Kendinizi düşünün, elinize bunu oku-bitir denilerek verilen ve zorlanılan bir eseri    -okumayı çok seven biri dahi olsanız- ne yapardınız?

Çözümü ne olmalı bu durumun, tam bilemiyorum. Eğitimci arkadaşlar en doğrusunu bilirler; ama şöyle bir fikir geliyor aklıma. Çocuklara yine okuma ödevi verilse ve bu ödev onların kendi seçtikleri kitaplar üzerinden olsa. Diyeceksiniz ki bizim zeki, kurnaz çocuklar, en ince olanları seçerler ve içeriği çok da besleyici olmayabilir. O zaman şu denenebilir belki de: içerisinde hem klasiklerin hem de günümüz çocuklarına hitap eden tarzda eserlerin yer aldığı bir liste oluşturulup, sene başında veli ve öğrencilere sunulabilir. Aileleriyle birlikte bakıp karar veren çocuklar istediklerini okuyup sınava bunlardan girebilirler. Hem böylece, farklı birçok kitap edinilmiş sınıftaki öğrenciler, yıl içerisinde okudukları kitapları arkadaşlarıyla değiş tokuş yapma imkânını da bulmuş olurlar, desem, çok zor bir teklif mi sunmuş olurum acaba?