Son günlerde ülkenin dört bir yanından gelen zehirlenme haberleri, sadece mide bulandırmıyor; insanın içini acıtıyor. Bir otelde tatil yapan aile… Bir lokantada akşam yemeği için toplanan dostlar… Bir okulda, yurtta, fabrikada aynı tepsiden yemek yiyen onlarca insan… Ve ardından gelen aynı cümle:
“Toplu zehirlenme vakası…”

Ne acıdır ki, hayatın en sıradan anı olan yemek yemek bile artık tedirginlik veriyor. İnsan kendisine sunulan bir tabakta iyilik beklerken, nasıl olur da kötülüğe maruz kalır? Bir tabağa düşen ihmal, bir çay bardağına karışan dikkatsizlik neden bu kadar pahalıya mal olur?

Biz bu topraklarda ekmeğe saygı duyarak büyüdük. Sofra bizim için bereket, yemek ikramı ise gönül işiydi. Bugün aynı sofrada zehirlenen insanların haberlerini dinlerken aslında kaybettiğimiz şeyin sadece sağlık olmadığını; vicdanı, denetimi ve sorumluluk bilincini de yitirdiğimizi görüyoruz.

Bir tatilin ortasında fenalaşan çocukları düşünün…Bir lokantada keyifli bir akşamın birkaç dakikada kâbusa dönüşmesini…Bir fabrikanın yemekhanesinde bir anda yere yığılan işçileri…Bu görüntüler hafızaya kazınıyor, ama asıl acı olan şu:
Bu olayların birçoğu “olmasaydı olmazdı.”

Çünkü zehirlenmeler kader değil; ihmallerin, eksik denetimlerin, göz ardı edilen uyarıların, maliyet hesabı uğruna çiğnenen insan sağlığının sonucudur. En ucuz ürünle en yüksek karı elde etme hırsı, bir gün bir çocuğun nefesiyle ödenir. Ucuz deterjanın, bozuk yağın, günü geçmiş etin faturası her zaman ağır olur.

Toplu zehirlenmeler, bize sadece sağlık sistemini değil; insan olma sorumluluğunu da yeniden hatırlatmalı. Her lokantanın, her otelin, her yemekhane sahibinin cebinden önce vicdanı çalışmalı. Her denetçinin kalemi evrak üzerinde değil, insan hayatının üzerinde gezmeli. Her tüketici, yediği lokmayı sorgulamalı, hakkını aramaktan çekinmemeli.

Devletin görevi açık: Denetimi artırmak, caydırıcı cezaları uygulamak, halk sağlığını korumak. Peki ya bizim görevimiz?
Gözümüzü kapatmamak, şikayet etmekten yorulmamak, “bana bir şey olmaz” rehavetine kapılmamak. Çünkü her şey bir anlık dikkatsizlikle değil, yıllarca biriken ihmallerle olur.

Bugün zehirlenen bir vatandaş, yarın biz olabiliriz; bizim çocuğumuz, bizim annemiz, bizim kardeşimiz…Bu yüzden mesele sadece bir haber başlığı değil; insan hayatının kutsallığıdır.

Unutmayalım:
Gıda güvenliği bir lüks değil, insanın en temel hakkıdır.
Ve bir toplum, en temel hakkını koruyamıyorsa orada sorun üreticide değil, sistemdedir; sistemde değil, hepimizdedir. Dileriz ki bir gün bu ülkenin gündemi zehirlenmelerle değil, güvenle kurulan sofralarla dolu olur.
Çünkü insan, ancak güven duyduğu sofrada huzurla oturabilir; huzurla oturan toplum da geleceğini karanlığa değil, aydınlığa taşır.