İnsanoğlu doğaldır ki hep ileri bir yaşantı standardı ister. Bulunduğu durumdan geriye düşmesi onun için arzu edilmeyen bir olaydır.

Yaşantısında hep bir gizli rekabet içindedir. Komşusunun oturduğu evi, onun bindiği arabayı, evindeki eşyayı, çocuklarının eğitim durumunu, bağını bahçesini takip eder ve onu aşmaya gayret eder. Buna kıskançlık mı desek, ihtiras mı desek, gelişmeyi sağlayan önemli bir etken mi desek? Ne diyeceğimiz bilemedim doğrusu.

Bundan dolayı da ya çok çalışmayı tercih eder ya da genel kabul görmüş ahlak kurallarını hiçe sayarak insanları kandırmaya ve terlemeden başkalarının sırtından para kazanmayı tercih eder.

Hırsızlığa, yolsuzluğa, kumara yani doğal olmayan para kazanma yollarına tevessül eder. Bunu yaparken de bir bataklığa doğru sürüklendiğini görmez ama gün olur o bataklığın içinde kaybolur gider.

Yazımın başında “hedef daima ileridir” demiştim. Bunun da “doğal olduğunu” söylemiştim. İleri adımlar insanı geliştirdiği gibi, çevresini, ailesini, mahallesini, şehrini ve ülkesini de geliştirir. O sadece kendisine değil içinde yaşadığı ülkenin refahını da temin eder dolaylı olarak. Zira üretime katkı yapar, üretimi artırmak için işçi çalıştırır, devlete vergi verir ve devletin yaptığı hizmetlere katkıda bulunmuş olur.

Ben alın teri ile yani doğal yollardan zengin olan bu insanlara saygıda kusur edilmesini asla hazmedemem. Onlar devletten teşvik alsalar bile aldıkları bu teşvikleri bir birim ürün daha fazla üretmek, bir işçi daha istihdam etmek için kullanırlar. Bu insanların devlet tarafından koruma altına alınmasını bile doğru bulurum.

Diğer yandan birtakım insanlar da eline trilyonlarca para geçse onu uygun olmayan alanlarda, faizde, paraya para kazandıran alanlarda, kumarda ve sair işlerde har vurur harman savururlar ve başarılı olan insanların önüne de hep engellerle çıkarlar.

Biz insanoğlu hep unutkan bir canlıyız. Geçmişte yaşadıklarımızı unutur hep içinde yaşadığımız şartların eleştirisini yaparız. Geldiğimiz noktadan ders alarak ileriye bakmak gibi bir vizyonu tercih edenlerimiz hayatlarında daima başarılı olurlar.

Kimimiz de geldiğimiz noktaya bakmaz, yükseldiğimiz yerden bir santim aşağıya düşünce bağırırız.

Geçtiğimiz Şubat ayında 50 bin insanımızın ölmesine neden olan tarihteki en büyük felaketlerden olan deprem olayını bile unutmak üzereyiz. Ders almamız gereken konularda bile birbirimizle cebelleşiyor, yalan yanlış hükümlerde bulunuyor o felaketi yaşayanları suçluyoruz.

Kendi beceriksizliklerimize felaketi yaşayanları ortak ediyoruz. İlk günlerde ağladık sızladık, “vah! tüh!” ettik şimdi her şey güllük gülistanlıkmış gibi kendi menfaatlerimizin peşine düşmeye başladık.

Biz toplum olarak yaşananları çabuk unutuyoruz. Felaketi yaşıyor harekete geçiyoruz ama kısa zamanda her şeyi unutup kavgaya tutuşuyoruz.

Yaptığımız işleri hep savsaklıyoruz.

Kuralsızlığı seviyoruz. Kırmızı ışıkta dururken yanımızdan son sürat geçen araçları hep görmüşüzdür. Yoğun trafikte makas atan birisi beş kişiyi katlediyor, önce buna kızıyoruz, trafiğe çıkınca da kendimiz canavar kesiliyoruz.

Yaya isek yaya haklarına, araç kullanıyor isek sürücü haklarına saygı bekliyoruz. Hep kendimize bekliyor, başkalarına vermekten imtina ediyoruz.

Hep kendimiz ‘haklıyız’ hep başkaları ‘haksız.’

Menfaatlerimiz söz konusu olduğunda adaleti unutuyoruz, hakkaniyeti unutuyoruz, saygıyı, sevgiyi unutuyoruz.

 Hülasa insan olduğumuzu unutuyoruz.