Salim Çokyürür…
Savaşan Emaye’nin Yönetim Kurulu Başkanı…
60’lı ve 70’li yılların Sütçü sokağının ele avuca sığmaz abisi…
Salim abi ve Habibe abla, ciğerlerinin paresi, ilk göz ağrıları evlatlarını kaybettiler…
Melun hastalık, Hatice kardeşimizi de, yaşamının baharında kopardı hayattan…
Bir anne-baba için evladını kaybetmek kolay değil…
Evlat acısı, hele de annenin evlat acısı!
Şen şakrak, konuşan, anlatan, anlattığını dinleten o güler yüzlü Salim abi “evladını kaybeden bir baba” idi, hem mezarlıkta, hem de taziye evinde… 
Ne kadar metanetli olsa da, ne kadar belli etmese de, bitkindi, mecalsizdi ve biliyorum ki, içinde fırtınalar esiyordu…
Habibe ablayı düşünemiyorum bile…
Eline doğan evladını, eliyle toprağa verdi…
Allah sabır versin…
“Kovit” denen illetin ölümlerinden bıktık, usandık…
Ne hasta dinliyor, ne yasta…
Ne şah tanıyor, ne padişah…
Ne genç, ne yaşlı…
Bir bir koparıyor hayattan…
Sık sık kullandığımız bazı deyimler var; “evlat acısı gibi sarsıldık” ya da “evlat acısı gibi çöktü içimize” deriz ya, Salim abi ile Habibe ablanın yaşadığı tam da böyle bir şey…
Acıyı içlerinde yaşıyorlar…
Sınanmadığımız bir acı üzerine ne kadar konuşsak da, ateş düştüğü yeri yakıyor…
Salim abinin, Habibe ablanın, kardeşlerinin, çocuklarının yarası derin ve bu yara öyle bir yara ki, iyileşse bile, son nefeslerine kadar kanayacak!
Kanadıkça da yara derinleşecek…
Bu acının tarifi çok zor…
Şunu çok iyi biliyorum ki, Habibe abla için, Salim abi için evlatlarının acısı hiç yaşlanmayacak ve ölmeyecek…
Her gün o acıyla sınanacaklar…
Ne diyebilirim ki, “Allah Hatice kardeşimize rahmet etsin, geride bıraktıklarına da metanet versin” demekten başka.


xxx
SÜTÇÜ SOKAĞI SURİYELİLER SOKAĞI OLMUŞ
Laf Salim abi, Sedirler ve Sütçü sokağından açılmışken, özellikle de Sütçü sokağının bugünkü içler acısı halini görmezden gelemedim…
Şimdilerde Suriyelilerin, yani Haleplisinin, Şamlısının, İdliplisinin sahiplendiği, benim doğup büyüdüğüm Sütçü sokağı…
Arifesi başka olan, bayramı daha başka olan, seyranı çok daha başka olan mahallem…
“Bayram” dedim de, babamızın, seneye de giysin diye aldığı pantolonu çekiştire çekiştire ya da  kemer olmadığı için, g.tümüzden düşmesin diye, en öndeki iki köprüye ip bağlayarak hısımlara, akrabalara, komşulara el öpmeye gittiğimiz mahallemiz…
Mahallemizin haylaz çocuklarıydık…
Bizden bir önceki jenerasyon olan Salim Çokyürürlerin, Muzaffer ve amcaoğlu Hüsamet Çataloğullarının, Hala oğlum rahmetli Resul Buğdaycıların, Menneklilerin Adem Topbasanların olduğu gibi…
Onlarda haylazdı, ama sanki biz haylazlık noktasında onlardan bir adım önde gibiydik…
Asla unutmam, damdan dama atlarken, belim çıkmış 99’lık neneler gibi, iki büklüm olmuştum…
Duvar dibi komşumuz “Ordulu Ayşaba” vardı, kırık çıkık işlerine bakar, lafları anlaşılmayan, katışıksız bir Laz kadınıydı…
Komşumuz Mennekli Sülümanağa, Ordu’da askerlik yaparken, Ayşabayla tanışmış, sevdalanmış, almış Konya’ya getirmiş…
Evlenmişler, ama çoluk çocuğa karışamamışlar…
Olmamış çocukları…
Sonra Havva isminde bir kız çocuğunu evlat edinmişler…
Bizden iki yaş büyük olan Havva’yı, Sülümanağa ile Ayşabanın kendi çocukları bilirdik, aklımız ermeye başlayınca öyle olmadığını öğrendik…
Ama, Havva’ya gözleri gibi baktılar…
Buna şahidiz…
Her ne kadar evin içinde bir çocuk olsa da, Sülümanağa kendi kanından, kendi canından çocukları olsun istedi belli ki, ikinci evliğini yaptı…
Ayşaba kocası Sülümanağayı bir evlat veremediği için biraz mahcup, biraz mahzun kendi üzerine kuma getirdi…
Hem de Ordu’dan…
Kendisi bulmuş Şerifabayı…
Allah üç evlat verdi Sülümanağaya…
Mutlu ve mesut yaşadılar, onu biliyorum…
Ben 25’inde Sütçü sokağından ayrıldım…
Daha önce ayrılanlar gibi…
Neyse…
Biz tekrar benim ve benim gibi haylaz çocuklarla kırık-çıkık işlerine bakan Ordulu Ayşaba konusuna dönelim…
Ayşaba benim çıkık olan belimi yerine koymuş ve bir sürü de azarını işitmiştim…
Elleri kerpeten gibi kuvvetli bir kadındı…
Baş parmağını bastığı yer kıpkırmızı kan toplar, sonra da morarırdı…
Canımız yanar, ağlardık…
Ordulu Ayşaba  bağırarak konuşur ve çıkığı yerine koyardı…
Ama biz ne dediğini gerçekten  anlamazdık…
Allah rahmet etsin iyi kadındı ve kırık-çıkık işinde de uzmandı…
Ayşabanın en iyi müşterileri bizler, yani mahallenin çocuklarıydık, çünkü, hafta ya da ayda mutlaka bir arıza yapar, tamire de Ayşabaya giderdik…
Kadın bıkmıştı bizden, ama ‘komşuluk hakkı var’ diye sırtını dönmezdi bizlere…
Duvar dibi komşumuz olduğu için de, rahmetli annemle iyi anlaşırlardı ve sık sık bize gelirdi…
Kırık ya da çıkık mı var, müracaat Ordulu Ayşaba…
Diş mi çekilecek, mahallenin berberleri olan Kahvecilerin Hasanağa ile  Salim ve Kadir Çokyürür’ün dayıları dünya tatlısı Mehmet amcaya müracaat ederdik…
Kırık-çıkık için ya da diş için doktora gitmek veya hastaneye gitmek, o kadar kolay değildi…
Hastanenin yolunu bilmezdik…
Bırakın hastanenin yolunu, hastanenin ne olduğunu bilmezdik…
Güzel komşuluklar yaşadık 70 hanelik Sütçü sokağında…
Şimdi Suriyelilerin istila ettiği sokak da!!!
Düşünebiliyor musunuz; Sütçü sokağı Suriyeliler sokağı olmuş…
Sokağın bir ucundan, diğer bir ucuna kadar, çoğunluğu da iki ana bir kuzu kerpiçten yapılmış 70 ev var ve bu evlerin yüzde 80’i Suriyeliler yaşıyor…
Sokakta 3 bakkal dükkanı var, işletenler Mennekli Memet ağa, Altınekinli Seyit, Yarmalı Mustafendi ya da Eğribayatlı Halilibo değil,  Şamlı Zarra Habip,  Halepli Kava Abdulhadi veya Rakkalı Abdursabur!
Yanlış okumadınız; bakkal dükkanlarını çalıştıranlar Suriyeli…
Çoklukla da  Halepli!
Zengin Şamlılar, İstanbul, Ankara, Bursa gibi büyük metropollere yerleşiyorlar…
Konya’ya ve Sedirler’e de fukara Halepliler! 
xxx
Bir tas çorbayla ne hastalıklar atlatmıştık eskilerin  Sütçü, şimdilerin Suriyeliler  sokağındaki evlerimizde…
Özellikle bayramlarda dedemin evinde asker nizamıyla, bir dizimiz göğüste, bir dizimiz yerde, oturduğumuz kalabalık yer sofraları vardı…
Ramazan Bayramıysa koca bir tas yoğurt ya da bamya çorbası, sarmalar, dolmalar, olmazsa olmaz su börekleri…
Kurban Bayramıysa koca bir tencerede kurban etinden kavurma…
Ama şu da bir gerçek ki, biz bu şehrin görece olarak en gariban, ama yaşadıklarımız ve hayallerimizle de en zengin kuşağıydık…
Koskoca Sedirler’de 3-5 evde televizyon, 1-2 evde de telefon vardı…
Arabası olan ise çok nadirdi…
Boyacı Hüsnü Usta’nın üstü açık bir spor  arabası vardı…
Mahallede başka da kimsenin arabası yoktu…
Ama, her evin olmasa da birçok evin önünde at arabası (yaylı) ve fayton (körük) vardı…
Bugün neredeyse her evde iki araba var!
Nereden nerelere geldik…
Bugün gazetelerin 3. sayfa cinayet haberlerini destanlaştıran ve bir cinayet haberini dramatize  eden, yani bir olayı olduğundan daha acıklı hale getiren destancılarla büyüyen bir nesiliz…
Keşke…
Ah keşke mümkün olsa da, o eski günlere yeniden dönebilsek…
Sedirler okulunda Nesrin öğretmenimizin haylazları olabilsek…
Okul çıkışında kavgalar edebilsek, sonra evimizin arkasındaki arsaya gidip topumuzu oynayabilsek…
Sütçü sokağında “fırın yandı” ya da “uzun eşşek” gibi klasik çocuk oyunları ile avazımız çıktığı kadar bağırabilsek…
Hafta da bir de olsa, ya Mahkeme Hamamına ya da Çatalların Salim abinin Türbe hamamına gidebilsek…
“Hamam” denince aklıma Buldan dokumalı  peştemaller, bakırdan ya da alüminyumdan taslar, dökme demirden koca koca kurnalar,  göbekli göbekli zurnalar, pardon tellaklar gelir…
Onlar da yok artık…
Bu şehrin güzel insanları kalmadı…
Güzel atlara binerek gittiler…
Güzel insan da kalmadı, güzel at da kalmadı…
Şimdi mi?
Ağır olacak ama,  Yaşar Kemal’in  dediği gibi, “demirin tuncuna, insanın piçine” kaldık!
Haleplisi, Şamlısı bir tarafa, bir kamyon dolusu “münafık” ve “kanı on para etmeyen”  insanlarla aynı havayı solumak zorunda kalmak içimize sinmiyor, ama yapacak bir şey yok… 
Çünkü, bu memleket bizim.