MUSUL SENARYOSU

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Musul'da yaşanan rehine hadisesi hepimizi derinden üzdü. Orada yaşanan olayları farklı zaviyelerden incelemek istiyorum. Bundan yaklaşık iki sene önce Konya'daki ofisimizde kadim bir dostumuzla sohbet ederken onun yakın bir arkadaşı çıka geldi. Tanışma faslından sonra Kuzey Irak'da iş yapan bir Türk müteahhit olduğunu öğrendik. Söylediğine göre Barzani'nin en güvendiği iş adamlarından birisi imiş kendisi. Daha sonraki bir yazımda bu sohbetin detaylarından bahsedeceğim. Ancak o gün için dinlerken kulaklarımıza inanamadığımız bahsettiği şeylerden bugün bizi en çok ilgilendiren konu Kuzey Irak Özerk Bölgesinin Türkiye'ye iltihakı idi. O tarihte söylediğine göre, 2014 senenin sonunda Kuzey Irak Lideri Barzani bir halk oylaması ile Türkiye'ye katılacaklarından bahsetmiş. Üstelik bundan başka çarelerinin olmadığını ve onlar için Türkiye'nin vazgeçilemez olduğunu söylemiş.  Elbette bu anlatılanlar o gün bizi çok heyecanlandırmıştı. Bugün geldiğimiz noktada ise oldukça tedirgin ediyor. Sebebine gelince, Kuzey Irak bölgesinin Bağdat merkezi yönetimi ile sürekli olarak petrol paylaşımı ve maaşların ödenmemesi gibi pek çok konuda anlaşmazlık halinde olduğunu biliyoruz. Ancak bir ülkeden bağımsızlığınızı ilan edip ondan sonra başka bir ülkeye iltihak için çok daha önemli bahaneleriniz olması gerekir. Gerçi hemen yakın tarihte gözlerimizin önünde cereyan eden Kırım meselesi var, hem de dünyada her işe müdahil olan çokbilmiş uluslar arası çevrelerin hiçbir şey yapamadığı ve öylece bir oldubittiye getirilen bir Kırım iltihakı. 

Kuzey Iraktaki durum ise daha farklı. Rusya'nın Kırım'da sahip olduğu Rus nüfusu gibi çok büyük bir Türk nüfusu Kuzey Irak'da yok. Misâk-ı Millî sınırlarımız içerisinde de olsa zamanında üç beş kuruş menfaat için sattığımız topraklar oralar. Hem petrol zengini hem de ata yadigârı olduğu halde İngilizlerin cetvelle çizdiği sınırlar ile bıraktığımız topraklar. Adama sormazlar mı mâdem buraları için bu kadar hevesli idiniz de vakti zamanında niye bıraktınız. Diyelim ki gözümüz yeni açıldı ya da gücümüz anca yetti. Bu iş hiç de sanıldığı gibi kolay değil, üstelik ülkemizin içinde bulunduğu bu kadar hassas bir siyasi ortamda. Bu işin silahlar konuşmadan olması ancak bir mucize olabilir. Böyle düşünmemize sebep olan şey idarecilerimizin aldığı dış politika kararlarıdır. 

Hiçbir zaman savaştan yana değiliz deniliyor ama “kudretimizi kimse test etmeye kalkışmasın” tehdidi savruluyor. Musul'da tek başkonsolosu olan ülke biziz. Bu halde çatışmalar başladığında korkusuzca ya da başka niyetlerle başkonsolosumuz ve oradaki Türk personel üstelik aileleriyle birlikte bölgeden tahliye edilmiyor. Bunun teknik olarak pek çok izahı olabilir ama Musul ve Kerkük üzerinde tarihten gelen niyetlerimiz düşünüldüğünde insanda şüphe uyandıran bazı durumlar var. 

Musul ve Kerkük bizim olmasın demiyoruz ama böyle bir rehine operasyonu bahane edilerek silahlı bir müdahale yapılırsa Türkiye düşmanlarının ekmeğine yağ sürülür. Musul'u alacağız derken içerde zaten tadı tuzu olmayan piyasalarımız alt üst olur. Büyük ekonomik rakamlardan bahsetmiyorum, vatandaşa yansıyan reel piyasaların alacağı darbeden bahsediyorum. Bir Soma faciasında bile vatandaşın işleri etkileniyorsa Türkiye'nin girişeceği bir savaşta hem de Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi düşeceğimiz durumu tahayyül etmek bile korkutucu. Burada kimse kahraman askerimizi küçümsediğimi ve yapılan yepyeni millî silahlarımızı yetersiz gördüğümü falan sanmasın. Biz güneydoğu terörünü bile otuz senedir silahla çözemedik. Türküyle Kürdüyle milletimizin kanı, malı ve enerjisi heba oldu gitti. Tam da artık kan ve gözyaşı bitiyor, şehitlerimiz bundan böyle terör belasına kurban gitmeyecek derken yeni bir bataklığa sürüklenmenin hiç anlamı yok. 

Bu olayın nasıl çözümleneceğini endişe ile beklerken; aklımıza iki senaryo geliyor.

Birincisi; yukarıda anlattığım Kuzey Irak'ın Türkiye'yi istemesi ve bizim o bölge için tarihi hevesimizin verdiği körlükle atılan yanlış adımlar. Yani biraz detaylandırmak gerekirse, gözünü dışarıya dikmiş bir milli istihbaratımız var. Bu kanaatimizi pekiştiren bir durum da şudur; Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası kurulacak olan yeni hükümette dışişleri bakanının başbakan olarak, MİT müsteşarının da dışişleri bakanı olarak isminin düşünüldüğünün kulaktan kulağa gazetesinde sürmanşet olmasıdır. MİT'in artık Suriye'de ve Irak'ta her örgüt ve oluşumdan haberdar olduğunu, bölgede Esad hükümeti ve IŞID dâhil her yere sızdığını Avrupalılar bile kabul ediyor. Suriye topraklarının gayri resmî eski sahibi olan Fransa bile vatandaşları bölgede kaybolunca MİT'den yardım istedi. Hayret edici olan ise bizimkilerin bu Fransızları bir müddet sonra Suriye'de bulup memleketlerine teslim etmeleriydi. Yani anlıyoruz ki istihbarat gücü olarak bu bölgenin dışında değiliz. Dolayısıyla Musul operasyonunda pekâlâ Kuzey Irak hevesimiz için IŞİD denilen kime hizmet ettiği belirsiz örgütünde yönetimine sızılarak düğmeye basılmış olabilir. Musul Başkonsolosumuzun eski bir başbakanlık dışişleri müsteşarı olduğu da göz önüne alınırsa bu senaryo hiç de imkânsız değil. Örgüt gelip sizi rehine alacak böylece Peşmergeler ile işbirliği yapılarak Musul'a müdahale edebileceğiz diye planlanmış olabilir. Bu haklı bir sebep oluşturacak ve sonunda da Kuzey Irak yönetimi kaçıp giden ve onları savunmayan merkezi Irak askerlerinin yerine Türk askerinin kendilerine destek olmasını Bağdat'a karşı büyük bir koz olarak elde etmiş olacak. Bağımsızlığın ilânı ve Türkiye'ye iltihak için hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir haklı sebep oluşacak. 

Bir de ikinci senaryo var;

IŞID örgütünü kuran ve yönetenlerin İngilizler olduğu, para desteğini de Suudîlerin verdiği söyleniyor. Neden Suud demeyin zâten o ülkeyi kuran İngilizler, oranın yönetimini ve petrolünü idâre eden de İngilizler. IŞID örgütünün Esad rejiminin askerleriyle hiç çatışmaması onların Esad'ın kontrolünde olduğunu göstermez. İran istihbaratının IŞİD'i desteklediğini söyleyenler de var ama bu sadece bir söylenti. Esed, Mâlikî ve İran'ın ortak özelliği Şiîlik. IŞİD İran destekli olsa Esed ile çatışmayan IŞİD'in Maliki hükümetinin askerleriyle de çatışmaması gerekirdi. Hatta Irak Şiîlerinin dînî lideri Ayetullah Sistani neden IŞİD'a karşı cihat ilan etsin. İran'ın Malikiyi Sünni halka karşı kışkırttığı ve yine Esed'i Sünni kanı dökerken desteklediği muhakkak. IŞİD'in çıkardığı fesat öylesine kurgulanmış ki bir taşla kuş sürüsü avlıyorlar. Esed, IŞİD ve Nusrayı gösterip işte diyor, bizimle savaşanlar teröristler. Öte yandan Musul'un işgaliyle bölgede yıllardır baskılanan ve canları yakılan Sünnî aşiretler ayaklanma fırsatı buluyor. Böylece Iraktaki Şiîler IŞİD sebebiyle tüm Sünnî halka saldırma bahanesi yakalamış oluyor. Musul'da oluşan otorite boşluğu ile Kuzey Irak petrolünün Türkiye üzerinde satılmaya başlanması da engellenmeye çalışılıyor.

 Türkiye'den yüklenen Irak petrolünün ilk sevkiyatının Avrupa yerine Fas'a gitmesi sağlandı ama ikinci sevkiyat İtalya'ya yapılıp Avrupa'nın petrol parası Halkbank'a yatınca IŞİD Musul'a girdi. Bu bir tesadüf olmasa gerek.  

IŞİD'a karşı Şiîler savaş ilân ediyorsa IŞİD neden Sünnî olan Türk vatandaşlarını esir aldı. Üstelik ele geçirdikleri bölgelerin tamamı sadece petrol kuyuları ve istasyonları olan yerler. Hem Suriye'de hem Irak'ta sadece petrol olan yerleri işgal ediyorlar. Bu da kendisini bölgedeki petrollerin tek sahibi gören İngilizlerin adamı oldukları şüphesini iyice arttırıyor. 

Bu iki senaryodan hangisinin doğru olduğunu zaman gösterecek. Belki de bambaşka bir senaryo var. Çünkü zaten bütün bu bölgeden gelen haberlerin çoğu söylentiden ibaret. Kimse kesin bilgilere dayanarak konuşamıyor. İşte bu sebeple biz de sadece senaryo üretiyoruz.

Ümit ediyoruz ki ülkemizi kanlı bir savaşın içine çekmesinler. Bunun müsebbibi ister dışarıdakiler olsun isterse bizimkiler olsun sonunda zarar gören Türk Halkı olur. Ülkemizin selameti dileğiyle ilk yazımı burada bitiyorum.