Devletin, bir yönetici ve ailesine ya da çocuklarına ait olduğu bir yapılanmadan –yani “res privata”dan- devletin vatandaşı olan herkese ait olduğu bir yapılanmaya - yani “res publica”ya-   geçiş konusunun doğurduğu sancıdan bahsetmiştim bir yazımda. Ve “Devlet-i Âli Osmaniyye'den Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişte devletin kime ait olduğu konusunda halkımızın kafası karıştı ve halâ da bu karışıklık geçmiş değil” demiştim.

Ülkemizin ve insanımızın zararına işleyen bu kafa karışıklığını ortadan kaldırmak kuşkusuz vatandaş olarak hepimizin görevi, ancak “birinci derecede sorumlu kimdir?” diye sorarsanız hiç tereddüt etmeden “siyasetçiler” diyebilirim. Tabii ki felsefeciler bize yeni düşünce ufukları açarak yaşanan değişimi içselleştirmemize katkı da bulunacaklar. Bu köşede defalarca vurguladığım gibi tarihi yeniden okumamızı sağlayacak tarihçilerin sorumluluğunu inkâr etmek ne mümkün. Eğitimciler insanımızı yeni duruma uyum sağlayacak biçimde eğitecekler. Ve saire, ve saire! Ancak siyasetçiler ön açma, planlama ve uygulama görevlerini yerine getirmedikçe kafa karışıklığını giderme konusunda bir arpa boyu yol almak mümkün olmayacaktır.

Siyasetçinin işinin ne denli zor olduğunun bilincindeyim, ama siyasetçiliğin mazeret kabul etmez bir “meslek” olduğunu da biliyorum. “Bize özgü şartlar,” “halk cahil,” “İngiliz şunu yaptı,” “Siyonistler çelme taktı” gibi mazeretler bırakın mazeret olmamayı, artık çoktan komik olmaya başladılar. Bunlar mazeretse bütün ülkeler için mazerettir ve siyasetçi bu olumsuzlukları bile bile siyaset etmeye talip olmuştur. “Bilmiyordum” diyorsa zaten özrü kabahatinden büyüktür, şecaat arz edeyim derken sirkatin söyleyen zatın konumundadır. “Başaramıyorum” diyorsa tıkaçlık yapmayıp hemen görevi bırakmalıdır ki başarabilecek insanlar oralara gelebilsinler.

***

Çağımızda artık her şeyin bir bilimi var. Bırakın ticareti, idareyi ve eğitimi, konuşmanın, yazmanın, işitmenin, dokunmanın bile biliminin yapıldığı bir dönemde tabii ki siyasetin de bir biliminin olmaması düşünülemez. Bu açıdan siyasi partilerin düzenledikleri “siyaset akademisi” programlarını çok olumlu buluyorum.

Bilmiyorum siyaset akademilerinin müfredatında yer alıyor mu, ama benim şahsen çok önemsediğim bir kavram var çağdaş siyaset biliminde: “vatandaş katılımı merdiveni”.

Sherry Arnstein'ın 1969'da tanımladığı bu merdivenin alt basamaklarında gerçek bir katılım yoktur. Sadece varmış gibi gösterme söz konusudur. Manipülasyon ve dekorasyon (veya terapi) olarak adlandırılan bu basamaklara herhalde kadının siyaset sahnemize girişini örnek verebiliriz: Kadına seçme-seçilme hakkı verilir ama kadınlar sadece erkekler tarafından aday gösterilir ve seçtirilir. Meclis'e girince de sadece evet ya da hayır anlamında el kaldırır. Yanılmıyorsam ilk kadın milletvekilimiz Satı Kadın'ın durumu tam da budur.

Sonraki üç basamak bilgilendirme, danışma ve ikna basamakları. Bu basamakların her biri ayrı bir yazının konusu olabilecek öneme sahip. Usulüne uygun kullanılırsa katılım açısından yararlı olabilir. Ama ikna, okuyucunun çok iyi hatırlayacağı gibi bir “ikna odası”nda havuç ya da sopa göstermekle sağlanırsa, danışma sadece “yandaş” kişi ve derneklere el altından yapılan bir davetle gerçekleştirilirse, bilgilendirme bir memurun kapısında saatlerce beklendikten sonra mümkün olursa burada olsa olsa sembolik bir katılımdan bahsedilebilir. 

Gerçek katılımın sağlanması sonraki üç basamakta gerçekleşir: ortaklık, yetki devretme, vatandaş denetimi. Bu aşamada yönetenler yönetenleri emir altında çalışan personeli gibi değil iş ortakları gibi değerlendirirler. Doğaldır ki ortaklar yetkileri paylaşırlar ve yapılan işi de aracısız denetleyebilirler.

***

Merdiven modeli katılımın bir süreç olduğunu, hop diye üst basamaklara atlamanın ciddi kazalara da sebebiyet verebileceğini de işaret eder. Dolayısıyla katılımın manipülasyon ve dekorasyonla başlatılmasını bir kusur olarak değerlendirmemek gerekir. Kusur olan bu basamaklara takılıp kalmak, sudan bahanelerle bir arpa boyu ilerlememektir.

Üzülerek söylemeliyim ki vatandaşımız hâlâ katılım merdivenin alt basamaklarında bekletilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'nin, vurguyu kuvvetlendirmek için Azeri kardeşlerimizin diliyle söylersek “Türkiyə Respublikası”nın,  gerçekten “res publica” olabilmesi için siyasetçilerimizin vatandaşını merdivenin en üst basamaklarına çıkarma iradesini göstermesi gerekiyor.

***
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır (Mevlâna)