Kıssanın ağırlığı düştüğü zaman kalemime, doğrucası kalemden önce yüreğime, ince bir çaresizlikle düşünüp, nasıl yazarım diye sitem etmeden başlamıyorum yazmaya. Başlamak fiilini hiç bu kadar geciktirdiğimi, yazmaya başlamanın ise böylesine zor olduğunu görmemiştim daha önce. Cahilliktendir deyip nefsimi yermesem de, yazmanın vebali hükmünce bu kadarına cüret etmediğimden olacak, şüpheye düşmüştüm bu kez. 

Mevzubahis olan kıssanın başkişisi, I. Süleyman olarak kalmayıp isminin başına hem Kanuni hem de Sultan diye iki ezanlık daha ad koyduran; bile isteye olmasa da böyle bilinip tanınan, sultanlar sultanı Süleyman Han'dı. Kıtalara hükmeden, okyanuslar titreten, ordular yöneten hükümdar. Sadece bir başı var iken başlar eğdiren, azametinden çok namı olan, fakat bilinenden fazla bilinmezlikten gelinen bir tevazu sahibi. O denli çok şey varken anlatmaya, hünkârı yazmayı bırakıp nasıl geçeceğim diye düşünüyorum fetvanın karşı safına. Karşı safta başka bir dilde yahut lehçedeki karşılığını bile bilmediğim usumda tek bir isimle yer edinmiş olan karınca vardı. Özel bir ismin büyük harfle yazılması koşuluna bile sahip olmayan, yani ki o kadar sıradan, o kadar küçük olan karınca. 

Kanuni Sultan Süleyman ve karınca! 

Anlatacaklarımın uzunluğundan değilse de öneminden olacak, girizgâhı kısa tutuyorum. Pek çok anlatıcının teferruatı hakkında muallâkta kaldığı ama yaşanmışlığına kesinlik getirilen bu olayın ilk cümle kapısını arıyorum. 

Hint ipeği, Bağdat kadifesi işli kumaşlardan bir otağ yükselmekte savaş mahallinde. Özellikli olduğu belirtilmese de özenilmiş oluşundan anlaşılıyordu ayrıcalıklı birine kurulduğu. Ayrıcalığın nefiste olmasa da isimde kaldığı ve her ismin sıfatı hükmünce itibar kazandığı dönemde, belki de yüzyılın en itibarlı ismine, Sultan Süleyman Han'a kurulmuştu bu çadır. 

Çadırın içinde yürüyen heybetli ayakların, yere sert devinimlerle inip kalkmasından, adım denilmez buna, toprağı dövmesinden, henüz verilmemiş olan hükümlerinin ne denli ürkütücü olduğu anlaşılıyordu.  Uzun bir boydan, geniş bir omuzdan, heybetten, yerleri süpüren kaftandan değil ise de, kehribar taşlı tespihi oynatan işaret parmağının ikazından, dudaklarından çıkacak ferman hükmünden korkulurdu. Ömür Allah'tan; ferman padişahtan idi. Ömrü veren ve alacak olan kadar, garip ki ferman sahibinden de korkuluyordu. 

Korku, en çok da bütün mahlûkata zarar verme yetisi yoksa bile, cüreti olan insanoğluna yakışıyordu. Çünkü cezası ölçüsünde hesap verecek olan yalnızca yine oydu. Bu nizam hiç değişmemek ve bozulmamak üzere kuruluydu. Evrendeki akıl almaz nizam ve intizamın asıl kurucusu hiç şüphe yok ki Süleyman'ı hükümdar, karıncayı da ona musallat eden Allah idi. 

Tarihçiler onun devrini iyimser ya da değil olarak anlatırken, anlatmakla yetinmeyip yaşarken, adına hiç yoktan Kanuni denilmedi kulun. Onun kanunları ile yaşarken koca bir coğrafya, sultanın da asıl kanun koyanın hükmünden korktuğu vardı. Bu yüzdendi belki de, her emrini fetvaya dayandırması. 

Tam da burada başlıyordu işte karıncanın kıssası. Yeryüzünde başka ağaç, dadanacak başka otağ kalmamış da sultanın otağ direğine ağmış değillerdi. Hikmet sahibinin bilmekten öte ölçmek istediği vardı belli ki. Yeryüzünde hüküm sürenin merhameti ve bu merhametin inceliği ölçülecekti. Diyeceğim, imtihan çetindi. Ama imtihana tutulan da yalnızca sıradan bir isme değil, isminden önce hem Kanuni hem de Sultan sıfatına beden olmuştu. 

Rahlenin üzerinde duran, hokka, kamış, ışığı titremekte olan mum ve bir de ferman yazılacak olan kâğıt şahitti. Karınca sultan otağına saldırıp zararı dokunduğunda izin alınmadan karar verilmemiş, izin sahibi de şeyhülislamdan aşağı tutulmamıştı. 

Süleyman'ın muhteşem oluşu, elbette ki bir tek dünyada iken böylesi kusursuz bir nizama sultanlık edip, Kanuni oluşundan beri gelmiyordu. Adı hürmetle anılan bir şairdi o. Mahlası, Muhibbi; yeteneği, ser üstatların övgü ile söz edeceği kadar büyük. Belki de bu yüzdendi ki iznin bile vezne sığması, şiir ölçüsünce güzelleşmesi. 

“Otağımın direğini karıncalar sarınca,

Bir mahsuru olur mu karıncayı kırınca?” 

Dönemin şeyhülislamı Ebussuud efendiye tez elden yollatır bu sorgu sual pusulasını. Haber gelmeden de ne emir ne ziyan izni verir karıncaların bertaraf edilmesi için. Doğrusu bu ne çetin bir hesaptı ki karıncanın vebali hükmünce düşündürüyordu insanı. Varlık ile yokluk arasında bir isim var iken yalnızca ve en çok da isimden hesap sorulacakken sona ulaşılacak yerde, hesabın kuldan olacağı kadar karıncadan da olacağına inanan Süleyman, belki de bu yüzden Muhteşem olmuştu. 

Savaşın seyri sürmekte ve bin türlü meşgale sultanın aklını meşgul etmekteyken, kesin bir çözüm arayışına hemen girmek yerine gelecek cevabın muhkemliğine sığınır Kanuni. Şeyhülislamın cevabı ise benzer bir kesinlik ve incelikte gelir. 

“Yarın Hakk'ın divanına varınca,

Süleyman'dan hakkın alır karınca.” 

Buradan anlaşılması gereken şey ne yasaktır ne de cevaz. Ne izin verilmiştir karıncaların yok edilmesine ne de yasak kılınmıştır. Elbette ki, zarar durumunda olurlu bir çıkar yol aramak gerekir, durum o ki çözüm helâldir. Ama ille de verilecek hesabı vardır. Herkesçe bilindiği gibi de malum değil midir ki, helâle hesap vardır; harama azap!

Yazacaklarımın sonuna gelmiştim belki de bu kıssada. Ama muhayyilemde canlanıyordu aslında hiç görmemiş olduğum anların mecazı. Cevabı okuyan Süleyman'ın yüzündeki tebessüm, karıncaları kırmak yerine çadırın yerini değiştirtmesi, bu kıssanın yılarca karıncanın adıyla anlatıla gelmesi ne güzeldi. 

Ceddimden olan bir sultanın ahlâkının böyle ince bir kıstas ile hesaplanması, sabır çetin olsa da sabrı verenin azametinin ölçülemeyecek kadar büyük olması. Bedenin saltanatı bir ömürlüktü dünyada, ismin saltanatı çok daha uzun. Vesile, binlercesine bile teklik ismi reva kılınmış, karıncalar değil de “karınca” denmiş olan mahlûk iken, ismin saltanatının asırlar sonra bile sürmesi ne güzel.