En son ne zaman sözlüğe baktınız? Bu sorumu beğenmediyseniz başka birini sorayım: Hangi sıklıkta sözlüğe bakarsınız?

***

Sözlük derken yabancı dillerdeki kelimelerin Türkçe karşılıklarını veren ya da bir mesleğin veya bilimin teknik terimlerini açıklayan sözlükleri kast etmiyorum. Bildiğiniz Türkçe Sözlük'ten bahsediyorum.

Sözlüğe başvurma ihtiyacını ayda bir kezden az duyuyorsanız ya çok az konuşuyor, çok çok az yazıyorsunuzdur ya da "aşmış" derler ya, o cinsten, eli öpülesi bir ilim, kültür ve irfan dehasısınızdır. Yılların bana öğrettiği bu.

***

Bendeniz 400-500 kelimelik bir yazıyı en az bir defa sözlüğe bakmadan yazamayan birisiyim. Örneğin, okumakta olduğunuz yazıyı yazarken "dünya" kelimesi için TDK Büyük Sözlük'e başvurma ihtiyacı duydum.

Bilmem hatırlar mısınız, Anne Sexton'ın bir yazımızda çevirisini verdiğim şiiri, "Kelimelere ve yumurtalara itinayla dokunmalı / Bir kez kırıldılar mı / Onarılamazlar ... " dizeleriyle bitiyordu. Ben de kelimeleri kırmamaya azami özeni göstermeye çalışıyorum, hele hele bu kelime "dünya" gibi önemli bir kelime olunca, kılı kırk yarmam gerektiğini düşünüyorum.

***

Dünya önemli. Tek cümleyle özetlersek, hayatımızın geçtiği ortama dünya diyoruz. Bir tarafta dar gelen, başına yıkarız denilen, gelimli-gidimli olan, fani ya da yalan diye önemsizleştirilen "bu dünya". Diğer tarafta baki olan, gidenin gelmediği, kimsenin dünya gözüyle görmediği "öteki dünya."

Yazımda, birbirinden mahiyet açısından tamamen farklı, ama birbirine o denli de bağımlı olan bu iki dünyadan değil, kısaca kimliklerin ve kişiliklerin oluşturduğu kavramsal iki dünyadan bahsedeceğim.

***

Hepimiz kimliklerle geliriz dünyaya.

Bir kadınla bir erkeğin oğlu ya da kızıyızdır. Örneğin ben, resmi dilde "Rasim oğlu, Fatma'dan olma Nazmi Zengin"im. ("Olma"ya dikkatinizi çekmek isterim. Babamızdan değil de anamızdan "olma"mızın anlamı nedir?)

Bir soyadım olduğuna göre, soyum da var; Zondaloğulları derler memleketimizde. Genetik yapım soyumdaki binlerce kişinin geldiği 'gen havuzu'ndan kaynaklanıyor. Gözümün rengi, bir zamanlar var olan saçımın kıvırcıklığı, alnımın çıkıklığı, bazı hastalıklara yatkınlığım ve daha birçok bedensel, hatta kimi ruhsal özelliklerim bu havuzdan nasibime düşenlerden oluşuyor.

Herkes bir yerlidir bu ülkede. Doğdu yer değildir her zaman bu yer, yaşadığı yer de değildir çoğu kez. Hatta bazen kişinin kendini ait hissettiği yer de değildir. Alaçam yazıyor nüfus kaydımın "doğum yeri" hanesinde. Oysa ben Bafra'da dünyaya gelmiş ve yetişmişim. Ama anam-babam, onların anaları-babaları, onların da anaları-babaları Alaçam'da doğup büyümüşler. Oranın toprağından yetişen gıdaları yemiş, oranın pınarlarından akan suları içmişler. Alaçam, bizim kanımıza, canımıza karışmış yani...

Sonra okula gitmişiz, okullu olmuşuz. Liseli, üniversiteli derken bir meslek sahibi olmuşuz. Yine kendimden vereyim örneği: Doktorum ben. Doktorların iyi taraflarını da, kötü taraflarını da sırtımda taşıyorum. İyi olanları altın dolu bir küfe, kötü olanları bir kambur gibi.

Bir millete mensubum. Daha öncesini bilmem, ama dedelerimin-nenelerimin bildirdiği kadarıyla Türk'üm. Doğduğum evde konuşulan dil, yetiştiğim çevre içindeki gelenek ve görenek Türklere ait. Bir zamanlar Almanya'da duvarlara yazılan "Türken Raus" (Türkler Defolun) sloganı beni rahatsız ettiğine göre bu kimliği içselleştirmiş olduğum söylenebilir.

Bir dinim var. Yukarıdan beri saydığım atalarım gibi ben de Müslüman'ım. İçinde yaşadığım toplumun kâhir ekseriyeti gibi ben de bu inanç sistemi içine doğmuş, bu inanç sistemi içinde geliştirmişim muhayyilemi. Ramazan günleri tekne orucuyla başlayan dinsel hayatım önce kandil gecelerinde kandil olduğumuzu, sonra da kandilin içinde fitil olduğumuz anlamamızla devam etmiş.

***

Bütün bunlar ve tabii ki bir dolu benzerleri benim dünyamın birer parçası. Ama "verili dünya"mın, yani benim seçemediğim, daha doğmadan beni bulan, bazen de kabul etmeye mecbur kaldığım, benim belirleyemediğim dünyamın birer parçası.

Bir de "kurulu dünya"m var benim. O dünyaya ait parçaları, her ne kadar yazar "İnsan ancak seçebildiğini seçiyor" diyorsa da, ben seçimler yapmışım ve o seçtiklerimden bir dünya kurmuşum kendime.

O seçimler de benim kişiliğimi oluşturuyor. Kişileri asıl değerli kılan kimlikleri değil kişilikleridir. Zengindir ama paylaşmayı seviyor mu? Bir milletin mensubudur ama diğer milletlere hayat hakkı tanıyor mu?  Bir dine mensuptur ama insanların bir canlı türü olarak dinleri aşan bir ortak bağının olduğunun farkında mı? Bu tür soruların cevapları kişiliğimiz hakkında ipuçları verir.

Özetle, kimliği bir insanın "ne" olduğunu, kişiliği ise "nasıl" olduğunu belirtir diyebiliriz.

***

İnsanları kimlikleri ile yargılamayalım, yargılarsak, seçmedikleri, dahilleri olmayan bir özelliklerinin bedelini onlara ödetmeye kalkışmış oluruz. Bu zulümdür.

Kişilikleri ile yargılayalım mı pekâlâ? Sanıyorum, usûlüne uygun olursa yargılayabiliriz. Aksi halde hiç bir "değer"i olmayan değersiz biri olmamız işten bile değildir. Ama dediğim gibi usûl önemli. Önce usûl.

Zira, usûl doğru olmazsa esası değerlendirmek mümkün olmuyor.

***

Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. (Mevlana)