Bir cümle ancak bu kadar çok şey ifade edebilir, tek başına koca bir paragrafı oluşturabilirdi… Bu tamlamayı Değerli Yazar Şener İşleyen Beyefendi’nin “Muhacir Sancılar” kitabında görmüştüm. Gözlerim cümle üzerine mıhlanmış, birbirine muazzam yoldaşlık etmiş bu kelimeleri tekrarlıyordum.
“Hüzün yazıyorum dörtnala…”
Ve “yazmalıyım” dedim. Dörtnala hüzün nasıl yazılırsa öyle yazabilmek için kelimelerimi yan yana dizmeliyim. Çünkü hüzün yüzlü bir kızım ben… Eğreti durur ben de sevinçler… Kaldıramaz beni mutluluktan dört köşe olanlar…
Kitap sanki bana hitap ediyordu. Cümlenin başında; “Yine ilham gelmiş sana, hüzün yazıyorsun dörtnala” diyordu. “Hüzün gül, hüzün karanfil, hüzün gelincik tarlası… Hüzün bana Muhammed’den ganimet… Kan şafağı dört yanım, hüzün benim göbek adım ey! Bahsetme bana gözyaşından şimdi, ağıtın içindeki nakaratım ben…” (Şener İşleyen) diye cevap veriyordu.
Bu kadar ben olabilirdi bu cümleler… Hüzün semadan süzülen katre, hüzün gurbetlik, hüzün bir esinti ile gelen koku… Semaya sunarken umut kırıntılarımı, avuç içlerime dökülen göz damlalarımda gizlenen bir tılsım...
Bugün kederliyim. Hüzün sarmış dört bir yanımı… Kelimelerim hıçkırıklara boğulup, zelzele ile sarsılıyor. Can havli ile üzünçten kaçan mutluluğum, gönül evime gireceği vakti bekliyor bir köşe başında… Serinleyen hava akabinde titriyor umutlar.
Mutlu olabileceğimiz bir dünyada yaşamıyoruz ki… Bundandır belki de kat kat hüzün giymemiz... Ve yüzümüze mutluluk makyajı yapmamız… Bir bir koparılırken yeni filizlenen fidanlarımız, nasıl gülücük saçabiliriz günlere?..
Hüzün yazıyorum dörtnala… Her bir kelimemin arasına can vermiş kadınların isimlerini fısıldıyorum. Meşrulaşmaya yüz tutmuş ölümleri yâd ediyorum içim kan ağlayarak… Daha ne kadar kötüsünü duyabilir, yaşayabiliriz derken, şaşırtmıyor bizi yapılan vicdansızlıklar…
Hep bir kılıfına uydurulur ya, Başak Cengiz’e yapılan da öyle… Sapık zihniyetlerin, keyfî oyuna döndürdükleri şu hayatta, yaşayamayan onlarca, yüzlerce, binlerce çiçeklerin solduğuna şahitlik ediyor olmak ve kendi canımızdan, hayatımızdan tedirgin olarak nefes almak kadar acı, hüzün dolu bir şey görmedim, duymadım, bilmiyorum…
Olayları görmemek için üç maymunu oynayan sayısız mecra var. Bu olanlar ve yetişen sapık zihniyetleri tetikleyen onlarca etken mevcut. Adaletin nüfuz etmemesi, eğitim sistemimizin çöküşü, şiddet içeren dizilerin gün geçtikçe çoğalması, ahlakî değerlerimizin çürümesi ve daha fazlası…
İnsanların merhametlerini sömüren bir döngünün içinde çırpınıp duruyoruz. Algıları zayıf olan, zihin terazisinde iyiyi, kötüyü tartamayan kişiler bu sistem içinde kendini kaybedip, gerçek hayatla bağdaştırmaya çalışıyorlar.
Şayet böyle olmasa bir insan, masumca yolda yürüyen bir kadını neden samuray kılıcı ile öldürsün ki?!
Bu güne kadar onlarca bahane uyduranlar, (yanlış bir adam seçmiş, gece vakti dışarda, açık giyinmiş, yüksek sesle konuşmuş, tahrik etmiş…) normal bir insan gibi işinden çıkmış, evine giden, tesettürlü bir kadını kılıç ile katleden bu cani için ne yorum yapacaklar acaba?
Ne olursa olsun, hangi nedenle olursa olsun, hiçbir insanı öldürmek etik değildir. Kelâmullah’ta; “Bir mü’mini kasten öldürenin cezası ise, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için pek büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa 93)der.
Bu son olsun dediğimiz her cümleden sonra öfke yinelenen kelimelerimiz var. Allah ıslah etsin. Şayet fanilerin kendine hayrı yok.