Yahya Kemal Beyatlı belli bir yaştan sonra camilerde okunan ezanlara icabet edemeyip, namaz kılamamanın acısını ve ıstırabını yaşamış, ezanın hayatımızdaki yerini anlatan o meşhur “Ezansız Semler” makalesini kaleme almıştır. Makalesinde namazdan, camiden soğumuş ya da soğutulmuş bir neslin acısını, sancısını dile getirerek bu özüne küsmüş neslin yeniden camiye namaz dönmesi gerektiğini duygusal bir dille anlatmıştır. Çünkü bir medeniyete sahip olmanın, milli ruhu yakalamanın yolu iman ve manevi değerlere sahip çıkmakla oluyor. Medeniyetimizin temel dinamiklerinin başında camiler ve ezanlar gelmektedir. Ezanlar ve Camiler İslam'ın bir şiarıdır. 

Yahya Kemal Beyatlı Camilerin ve ezan seslerin Müslüman çocuğun karakter ve ruh dünyasında önemli bir işleve sahip oluğunu şu duygularla anlatır: “Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minâreler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler? İşte bu rüyâ, çocukluk dediğimiz bu müslüman rüyâsıdır ki bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları, havası ve toprağı müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübârek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur'an'ın sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitâbullâh'ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir rûh olan sarı sahifelerini kokladılar. ilk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların toplan atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir'leri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler hayata girdiler, Türk oldular.”

Bir cami düşünün çocukluğumuzda bu mabetler, yaşadığımız köy ya da mahallede en merkezi yerdedir. Dedelerimiz ve babalarımız namazlarını orada kılarlar, etrafımızda olup biten havadisleri cami çıkışında amcaların konuşmalarından öğrenirdik.  Camiler bizim için de bir neşe kaynağı olur Cuma namazlarına zevkle koşardık. Teravih Namazları ayrı bir heyecan verirdi. Hele Bayram Namazlarına kadar geceyi uykusuz geçirmek bizim için dünyalara değen mutluluklardı. İnsanlar hayatlarını Ezan vakitlerine göre ayarlardı. Sabah Namazıyla uyanılır, o gün ekmek yapılacaksa ezanla hamur yoğurulur, eğer tereyağı çıkarılacaksa iki kulplu küpün içerisinde biriktirilmiş yağlı sütten yağın ayrıldığı yayık ezanla yayılmaya başlardı. Hayvanların yemi ezanla verilir, meraya ezanla sürülürdü. Dolayısıyla Anne ve babalarımız güneşi üzerine doğdurmaz, Sabah Ezanıyla işlerine koyulurdu. Hayat da o kadar bereketliydi.  Ezansız bir hayat düşünülemezdi. Randevular ezan sonrasına verilir, buluşmalar cami çıkışında gerçekleşirdi. 

Ezan ve Namaz hayatımızı bu kadar kuşatmıştı. Biz farkında olmasak da doğduğumuzda kulağımıza okunan ezan, minarelerden okunmasıyla birlikte Allah'ın adı yüreğimize işlemiş ve hayatımızı inşa ediyordu. Yerde ve gökte oluşan kasveti dağıtan Ezan-ı Muhammedîye, Yahya Kemal'in ifadesiyle aslında bizlere bir aidiyet kazandırıyordu: “Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!”

Ezan sesinin ne anlama geldiğini bilmeyen, “memleketin camiye ihtiyacı yoktur hele diğer camiler bir dolsun” diyen insanlar hâlâ Yahya Kemalin duyduğu ıstırabı duyamayan insanlardır. Yahya Kemal uzun müddet Paris'te kaldığında insanlar modernleşse de kilise ve çan seslerinin milli ruhlarını oluşturduğu görmüştür. Kendisi cami ve namazdan uzak bir hayat yaşadığını itiraf ederken aslında namazsız geçen günlerine büyük üzüntü duymuştur. Çünkü O Avrupa'ya vardığı zaman modernleşmenin dinden uzaklaşmak anlamına gelemeyeceğini kavramıştı. Kendisinin bir İslam Medeniyetinin ferdi olduğunun farkına varmış milli ruhun ezan ve namazla oluşacağına kanaat getirerek uzaklaştığımız cami ve cemaate yeniden iltihak etmekle ancak milli varlığımızı koruyacağımızı anlamıştır. Kendisi bir bayram namazını kaçıracağım endişesiyle uyumadan geçirdiği gecenin sabahında Süleymaniye Camiine koşmuş Herkesin şaşkın bakışları arasında camide iki hamalın arasında bayram namazı kılmanın huşusunu yaşamıştır. Yahya Kemal çağdaşlaşma adına dinden uzaklaşanlara şu veciz sözleri söylemiştir: Medenileştikçe Müslümanlıktan çıktığımızı tabii ve hoş gören eblehler uzağa değil Balkan devletlerinin şehirlerine kadar gitsinler. Görürler ki baştanbaşa yenilenen o şehirlerin her tarafından çan kuleleri yükselir, pazar ve yortu günleri çan sesleri işitilir. Manzara halkın dinini ve milliyetini hatırlatır. O şehirler bizim yeni semtlerimiz gibi milli ruhtan ârî değildirler. Artık Türk milletinin ruhu bir rayiha gibi uçtu mu? Hayır, büyük kütlede yine o ruh var fakat biz son nesil bir sürü gibi büyük kafileden uzaklaştık, kaybolduk, fakat daha uzağa gitmeyeceğiz, dönmeyeceğiz, tekrar büyük kafileye iltihâk edeceğiz. Yeni tarzda yaşayışla cedlerimizin diyanetini meczedip, büyük kafileye kendi kendimize döneceğiz. Rabbim geç de olsa hak ve hakikatı tanıyıp bizi millet yapan dinimizin değerlerine sarılıp yeniden hep birlikte içerisinde ezan ve namazın olduğu “Milli Ruh”a erişebilmeyi nasip etsin.