“Eğer kişi ! binlerce insanın yardımı olmadan kimsenin hayatta kalamayacağını anlarsa onda doğal bir ahlâk oluşabilir. Ben buna 'yaşayan ahlâk' diyorum.”

Bu söz Yehudi Menuhin'e ait.

Klasik Batı Müziği denilen müzik türüyle ilgili olmayanlar için hatırlatmakta yarar olabilir, kendisi XX. yüzyılın en büyük kemancısıdır. Adının da çağrıştırdığı üzere bir Yahudi'dir.

Yehudi, Yahudilerin çocuklarına nadiren verdikleri bir addır. Bu nedenle, Yehudi Menuhin'e bu adın verilmesinin hikâyesi anılmaya değer: Beyaz Rusya'dan ABD'ye göçen anne ve babası parka yakın bir apartman dairesini kiralamak isterler. Dairenin sahibesi olan bayan kira sözleşmesi yapacakları sırada laf arasında Yahudi kiracı istemediğini de söyler. Bundan fevkalâde incinen anne karnına taşıdığı yavruya kendisinin bir Yahudi olduğunu dünya âleme haykıracak bir ad koymaya ant içer ve çocuk doğduğu zaman ona Yehudi adını verir.

***

Ne işi var bir Yahudi'nin sözlerinin bu gazetede diyenler çıkacaktır. Olabilir. Belli oranları geçmedikçe ve şiddete başvurmadıkça toplumda en uç fikirlerin de savunucularının bulunması bir imkân ve çeşitlilik olarak kabul edilmelidir.

Toplumumuzda “Yahudi” kelimesinin bir damga olarak kullanıldığını görmemek mümkün değil. Hepsi fıtrat üzerine doğan insanların ana-babalarının, içinde yaşadıkları toplumun şekillendirmelerinden uzak olmaları düşünülemez. Bununla birlikte insanı ana-babasının ya da toplumun ortaya çıkardığı bir robot olarak da değerlendiremeyiz. Belli yaşa geldiğinde, belli bir bilince erdiğinde hakkı ve hakikati bulması herkesin kendi sorumluluğudur. Ancak, yargılarken insaflı olmak, kendimizi muhatabımızın yerine koymak, moda tabirle “empati” yapmak, gerek. Siz Müslüman olmayan bir ana-babadan ve halkının kahir ekseriyeti Müslüman olmayan bir ülkede doğduğunuzu tahayyül ettiniz mi hiç?

***

Ben de sizler gibi öğretmenlerimden ve din adamlarından Mehmet Âkif merhumun
 “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır”
dizelerini dinleyerek yetiştim. Yüksek ahlâkın her an Allah'ın huzurunda olduğumuz bilincine sahip olmadıkça gerçekleşmeyeceğini düşünürüm. Ancak bütün ateistlerin, bütün gayrimüslimlerin ahlâksız, “ben Müslüman'ım” diyen herkesin de ahlâk abidesi olduğunu düşünmem.

 

Menuhin'in sözlerine “Bu nasıl bir ahlâk anlayışı? Din olmadan ahlâk mı olurmuş ve benzeri sorularla karşı çıkabilirsiniz. Benim kişisel görüşüm sizinkilerle uyuşuyor da olabilir. Ancak bütün bunlar Menuhin'in sözlerindeki haklılık payını gölgelememeli, zira gölgelenen sadece Menuhin'in haklılık payı değil, bizim ve onun, hepimizin ortak paydası olan “insanlık” olacaktır.

Menuhin'i haklı kılan kendi kendine yeten, kimseye ihtiyacı olmayan bir insanın ahlâka ihtiyaç duymayacağı gerçeğidir. Müstağni olan Allah'tır. Biz kullar istiğna makamında değiliz.

***

Ama, insanoğlu kendini müstağni sayarak azgınlık eder. Dönüş şüphesiz Rabbinedir. (Alak 6-8)

Bu ayetlerde insanın kendini Allah'tan müstağni sayması kast ediliyor diyebilirsiniz. Klasik tefsirlerde böyle değerlendirildiğini biliyorum. Ancak bu değerlendirme insanın kendini diğer insanlardan (insan teklerinden, yani fert olarak Ahmet'ten ya da Mehmet'ten değil, bir tür olarak insanlardan) müstağni görmesinin de bir azgınlık olarak değerlendirilmesine engel olmasa gerek. Nitekim kendini Allah'tan müstağni görenin azgınlığı ile insanlardan müstağni görenlerin azgınlığı, derununda bir derece farkı olsa bile, satıhta bu âleme yansıyan yanlarıyla aynı belirtileri verir.

***

Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. (Mevlana)