Sosyal İkilem adlı bir Netflix belgeseli izlemiştim.
Her gün kullandığımız Instagram, Facebook, Twitter gibi paylaşım tabanlı uygulamaların bizi birer ürün gibi kullanıp nasıl tükettiğini çarpıcı bir şekilde anlatıyordu.
Geçtiğimiz günlerde yaşadığımız sosyal çöküş bana bu belgeseli hatırlattı. Birçok yönden dijital deformasyona uğradığımız şu dönemde paylaşım akışı kesildiği an nasıl tepkiler verdiğinizi bir düşünün. Sorun çalışma saatlerinde başladığı için işim gereği iletişim sorunları yaşadım. İnternet kesintisi sunuculara bağlanmamı engelledi. Saatlerce gelmesini bekledim. O an için her şey anlamsız geldi. Bütün hayatımız bir ağ üzerinden işliyor ne kadar garip. Farkında olmadan onayladığımız veya kullanım alanımız kısıtlanmasın diye bile isteye onayladığımız çerezlerin esiri haline geldik.
Zaman geçtikçe sıkılmalar başladı. Elim telefona gitti geldi, tek tek kontrol ettim bütün sosyal medya hesaplarımı ama bir hareketlenme yoktu.
6 saat süren bildirim sessizliği…
Erişim yok, etkileşim yok, iletişim yok…
Çok geçmeden ‘Facebook değer kaybetti!’ diye manşetler atılmaya başlandı.
Peki bizim kaybettiğimiz değerleri hiç düşündünüz mü?
Sosyal medyaya ayırdığımız zamanı kendimize ayıramıyoruz. Geçtim aileyi arkadaşı, iş dışında kalan sayılı saatlerimizin çoğunu buralarda tüketiyoruz. Adına dinlenmek dediğimiz eylemlerin içinde bile elimizde bir telefon, içerik kovalıyoruz.
Sahi, kurtuluşumuz var mı bu bataktan?
Bilmiyorum…
Bize hem zaman kaybettiren hem de zaman kazandıran bu sistemi nasıl iyiye kullanırız bunun üzerine ciddi şekilde kafa yormamız gerekiyor.
Bu işi eğitime dökmeliyiz, sınırlar koymalıyız kendimize ama ne mümkün, sosyal medya alışkanlıklarımızın başını çeker oldu.
‘Ne olmadan yapamazsın?’ sorusunun cevabı duygusal bir ayrım olmaktan çıkıp sanki birer kodlama gibi ‘Telefonum’ cevabına sığdırılıverdi sanki.
Üretim toplumundan çıkıp nasıl tüketim toplumuna dönüştüğümüzü, çalışmaya ayırdığımız zamanı; nasıl boşa geçen zaman olarak algılamaya başladığımızı kaçırdım.
İpin ucunu nerede kaybettiğimizi bilen varsa söylesin.
O kadar yoğun bir reklam bombardımanına tutuluyoruz ki, yakalayamıyorum!
İhraç fazlasından ihtiyaç fazlasına evrildik.
Bizim teknolojiyi yönetmemiz gerekirken teknoloji bizi yönetiyor.
Facebook’un ilk çıktığı zamanları hatırlıyorum ben hesabımı 2009 yılında açmıştım 2010 yılında ise Facebook yeni bir arayüz çıkarmıştı. Bilenler bilir 0.facebook.com adresi üzerinden tamamen metin tabanlı erişim sağlayabiliyorduk.
Facebook Zero üzerinde yapabileceklerimiz ise kısıtlıydı. Durum güncellemesi, mesaj gönderimi ve arkadaşların duvarına bir şeyler yazabilmek dışında pek bir özelliği yoktu. Fotoğraflar ve dış linklere ulaşılmak istenmesi durumunda ise kullanıcılar uyarılıyor ve devam edildiğinde veri ücretlendirmesi yapılıyordu. Daha sonra bu arayüz kaldırıldı. Bu süreçte insanlara Facebook kullanma alışkanlığı kazandırıldığı kanaatindeyim. Kullandığımız sosyal medya hesapları ücretsiz ama internetsiz hiçbir işe yaramıyorlar. Belgeseli izledikten sonra yaptığım küçük bir araştırmada karşıma şu söz çıkmış ve kısa bir an kendimle yüzleşmiştim.
‘Ürün bedavaysa, asıl ürün sizsiniz!’
Kullanıcı olduğumuzu zannettiğimiz hesaplarımızda asıl kullanılan bizleriz.
Bütün bilgi birikimimizi alenen sunduğumuz sunucular bizi bizden daha iyi tanıyor.
Saydığım ve sayamadığım bütün detaylarıyla durum bu. Dijital dünya sandığımız kadar samimi değil. Bizim küçük dünyamızı paylaştığımız hesaplarımızın arkasında büyük hesaplar dönüyor. Uzak durmayı başarabilene aşk olsun!