Sanat, biçimsel bir taklit aracı olmaktan çıkıp bir fikir ve felsefe alanına dönüştüğünden beri, çağdaş sanat müzeleri pek çok izleyici için mesafeli bir alana dönüştü. Galerilerde karşılaşılan nesneler, arkasındaki kavramsal hikaye bilinmediğinde "Bunu ben de yapardım" klişesine ya da "Anlamıyorum" çekincesine takılabiliyor. Akademik birikimini dijital dünyaya taşıyan Sanat Tarihçisi Hale Çetin, hazırladığı "Kim Korkar Çağdaş Sanattan?" içerikleriyle bu algıyı yıkmayı hedefliyor. Sanatın mesafeli dilini sadeleştirerek izleyiciye yeni bir bakış açısı sunan Çetin, insanları önyargılardan sıyrılıp esere merak duygusuyla yaklaşmaya davet ediyor. Araştırmacı Yazar Alaaddin Aladağ, çağdaş sanatın felsefesinden Anadolu’daki yerel bienallere, Konya gibi köklü şehirlerin güncel sanatla bağından dijitalleşen müzelere kadar pek çok konuyu ele aldığı bu ufuk açıcı röportajı sanatseverlere sundu:
Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Sanat tarihiyle başlayan yolculuğunuz, bugün küratörlük ve içerik üreticiliğine nasıl evrildi?

Elbette, ben Hale Çetin. Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümünü mezunuyum. Yüksek lisansımı ise Ankara Üniversitesi GSF Müzecilik Bölümü’nde tamamladım. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nde, Çankaya Müze Köşkü’nde çalıştım. Şimdi yine bir kamu kuruluşunda mesleğimi sürdürmekteyim. İçerik üreticiliği kısmına gelecek olursak; kültür-sanat ve edebiyat alanında çok yönlü bir dostum Bülent Usta ile güçlerimizi birleştirip onun Youtube platformundaki kanalında Çağdaş Sanat üzerine bir yayın yapmak istedik. Ve diğer sanat akımlarıyla devamı geldi diyebiliriz.
Son dönemde sosyal medyada çağdaş sanatı anlatan videolarınız geniş kitlelere ulaşıyor. Bu içerikleri üretmeye sizi iten ihtiyaç neydi?
Şöyle diyebiliriz sanırım; ilgili, tutkulu bir sanat izleyicisi için arkasındaki mitolojik ya da tarihsel hikâyeyi bilmese dahi bir arkeoloji müzesini, manzara ve portre eserlerin sergilendiği müze salonları gezmek keyifli bir deneyimdir. Ancak konu bir çağdaş sanat müzesi ya da sergisi olduğunda ciddi bir çekince yaşanıyor. Bunu çoğumuz duymuşuzdur, 'Çağdaş sanatı anlamıyorum' diyen pek çok kişiye şahit olmuşuzdur. Biz bu program ile, aslında çağdaş sanata ilgi duyan ama nereden başlayacağını, esere nasıl yaklaşacağını bilmeyen insanlar için samimi, anlaşılır ve minik bir çağdaş sanat rehberi sunmak istedik. Bu niyetle yola çıktığımız ilk yayından sonra aldığımız olumlu geri dönüşler, bizi diğer sanat akımları için de benzer içerikler üretmeye, bu rehberliği büyütmeye motive etti.
Bahse konu video linki:
https://www.youtube.com/watch?v=yMIXWg8N-w8
Çağdaş sanatı anlatırken akademik dili sadeleştiriyorsunuz. Sizce bugün toplumun sanata dair en büyük bilgi eksikliği nedir?

Bence en büyük eksiklik bilgiden ziyade, sanata yaklaşım biçimimizde. Toplum olarak sanatı hâlâ 'taklit ve zanaat' üzerinden okumaya meyilliyiz. Yani bir eserin değerini, sanatçının el becerisine veya gerçeği ne kadar kusursuz yansıttığına bakarak ölçüyoruz. Oysa sanat, fotoğrafın icadından bu yana biçimsel bir taklit aracı olmaktan çıktı; bir fikir, bir felsefe ve soru sorma alanına dönüştü. En büyük eksikliğimiz, sanatın sadece 'göz zevkine hitap eden güzel bir nesne' olmadığını, aslında 'zihni tetikleyen bir düşünce biçimi' olduğunu gözden kaçırmak. Biz akademik dili sadeleştirirken aslında insanlara yeni bir bilgi yüklemiyoruz; sadece sanata bakarken o önyargı gözlüğünü çıkarıp yerine bir merak gözlüğü takmaya çalışıyoruz.
"Kim Korkar Çağdaş Sanattan?" başlıklı videonuz oldukça dikkat çekici. Bu başlığı seçmenizin arkasındaki düşünce neydi?
Aslında tahmin edeceğiniz üzere bu başlık, Edward Albee’nin 1962 tarihli “Kim Korkar Virginia Woolf’tan?” adlı kült oyununa bir gönderme. Virginia Woolf, hayatı tüm çıplaklığı ve gerçekliğiyle felsefi bir derinlikte yaşamayı simgeler. Dolayısıyla "Kim korkar Virginia Woolf'tan?" demek aslında "Kim korkar gerçeklerle yüzleşmekten, illüzyonlar olmadan yaşamaktan?" demektir. Çağdaş sanat da izleyiciyi konfor alanından çıkarıp saf gerçeklikle ya da kendi korkularıyla, kendisiyle yüzleştirmeyi hedefler. Bizim seçtiğimiz "Kim Korkar Çağdaş Sanattan?" hem çağdaş sanatın o ilk bakıştaki mesafeli, entelektüel ve bazen ürkütücü algısına göz kırpıyor hem de çok güçlü bir tiyatro klasiğine selam gönderiyor.
Sizce insanlar gerçekten çağdaş sanattan mı korkuyor, yoksa anlamamaktan çekindikleri için mi uzak duruyorlar?

Aslına bakarsanız insanlar her daim anlamadıkları şeye karşı bir korku geliştirirler ki, insanların çağdaş sanattan uzak durması da binlerce yıllık hayatta kalma mekanizmalarının modern dünyaya bir yansıması. Buna evrimsel psikolojik açıdan bakacak olursak beynimiz, anlamlandıramadığı uyaranları doğrudan bir tehdit olarak algılamaya programlıdır. Yani insanlar aslında çağdaş sanatın kendisinden değil, onun yarattığı belirsizlikten ve anlamama duygusunun getirdiği yetersizlik hissinden korkuyorlar. Çağdaş sanat, izleyicinin konfor alanını bozup onu bilmediği bir dille baş başa bıraktığında, antik beynimiz savunmaya geçiyor ve uzaklaşıyor. Bizim 'Kim Korkar Çağdaş Sanattan?' programıyla yapmak istediğimiz şey de tam olarak bu: O antik korku duvarını yıkıp, bilinmeyeni keşfetmenin keyfini göstermek.
Günümüzde birçok kişi bir çağdaş sanat eserinin karşısında "Bunu ben de yapardım." diyebiliyor. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu yaklaşım çok yaygın bir klişe ve biliyorsunuz klişeler gerçeklere dayanır çoğu zaman. Bu söylem tam olarak bizim yayınımızın ana omurgasını oluşturan çağdaş sanatın arkasındaki o felsefi, kavramsal çerçeveyi bilmemekten kaynaklanıyor. Kısaca ifade edecek olursak, o sanatçılar yetkin olmadıkları için değil, sanat tarihinde yaşanan bazı kırılmalar sonrasında sanatın evrildiği süreçler nedeniyle bunları yapıyorlar. Yani mesele o eseri teknik olarak yapabilmek değil, o fikri sanat tarihinde ilk kez söyleyebilmiş olmaktır. Çağdaş sanat 'Bunu ben de yapardım' dedirtir ama arkasından şu soruyu getirir: 'Peki neden sen yapmadın?
Aynı yayına dair shorts video linki:
https://www.youtube.com/shorts/LQeagxFuMHo
Çağdaş sanat eserlerine bakarken izleyici ilk olarak neye dikkat etmeli? Bir eseri anlamanın doğru bir yöntemi var mı?

Bir çağdaş sanat eserini anlamanın tek ve mutlak bir doğru yöntemi yok, aksine güzelliği de burada; çünkü çağdaş sanat izleyiciyi de üretimin bir parçası yapar. Ancak izleyicilere önerebileceğim en pratik yöntem şu: Eserin karşısına geçtiklerinde kendilerine 'Sanatçı burada neyi taklit etmiş?' diye değil, 'Sanatçı burada bana hangi soruyu sordurmaya çalışıyor ve bu bende ne hissettiriyor?' diye sormaları. İlk dikkat edilmesi gereken şey, eserin etiketindeki bağlamı yani yapılış yılı ve sanatçının niyetini anlatan o ufak ipuçlarıdır. Çağdaş sanat görsel bir şovdan ziyade bir kavramsal hikâyedir. Hikâyeyi yakalamak için de esere sadece gözümüzle bakmayı bırakıp, onunla bir diyalog kurmamız gerekir. Zaten bizim YouTube kanalında da yapmaya çalıştığımız tam olarak bu: İzleyiciye o diyalog kapısını aralayacak anahtarları sunmak.
Daha önce hiç çağdaş sanat sergisi gezmemiş birine rehberlik edecek olsanız, sergiyi gezerken nelere dikkat etmesini önerirdiniz?
Ona ilk tavsiyem, rehberliği sergi salonunun kapısında değil, evden çıkmadan hemen önce başlatması olurdu. Çünkü çağdaş sanat, uzun soluklu bir dizinin devam eden sezonları gibidir. Eğer sanatçının önceki bölümlerde neye kafayı taktığını, derdinin ne olduğunu bilmeden salona girersek, kendimizi doğrudan son sezonun son bölümünü izlerken buluruz ve hiçbir şey anlamayabiliriz. Bu yüzden galeriye gitmeden önce sanatçının ismini küçük bir internet aramasıyla kurcalamak; daha önce neler üretmiş, hangi temalar etrafında dönmüş bakmak önem taşıyor. Böylece sergiye gittiğimizde gözümüzü duvardaki uzun bilgi metinlerine dikip vakit kaybetmeyiz; zamanımızı doğrudan eserin kendisine, o ruhu hissetmeye ayırabiliriz.
Sergi salonuna adım attığı an içinse tek bir önerim var: Ön yargılarını ve bildiği tüm klasik sanat kurallarını vestiyere bıraksın. Çağdaş sanat alanında gezerken yerde sahipsiz duran bir nesne, duvarda asılı boş bir çerçeve veya köşeye atılmış nesneler görebilir. Bunlara yabancılaşmak ya da 'Bu da ne şimdi?' diye çekinmek yerine, bir çocuk merakıyla yaklaşmalı. Kendine şu soruyu sormalı: “Bu nesne buraya tesadüfen konmadı, peki acaba şu an hangi fikrin elçiliğini yapıyor?” Çağdaş sanat galerileri cevap bulma değil, yeni sorular sorma yeridir; bu yüzden sadece merak duygusunu yanına alması yeterli.
Bir sanat tarihçisi olarak sizin için iyi bir sergiyi unutulmaz yapan unsur nedir? Mekân, eserler, hikâye yoksa izleyiciyle kurduğu bağ mı?

Bir sanat tarihçisi gözüyle baktığımda, bu unsurların hiçbirini diğerinden ayıramıyorum; çünkü unutulmaz bir sergi, tüm bu bileşenlerin kusursuz bir uyumla çaldığı bir orkestra gibidir. Eserlerin tek tek taşıdığı güç kadar, yan yana geldiklerinde oluşturdukları o ortak dil ve hikâye çok önemlidir. Mekân ise sadece bu eserleri barındıran bir yer değil, hikâyenin kendisini çoğaltan, ona ruh katan bir sahnedir.
Ancak tüm bu kusursuz kürasyonu tamamlayan ve sergiyi gerçekten sizin tabirinizle unutulmaz kılan nihai dokunuş; o hikâyenin izleyicideki karşılığıdır. Her izleyici bir sergiye kendi hayat hikâyesi, yaraları ve birikimiyle gelir. Eğer sergi, o mekanın içinde izleyicinin ruhuna dokunup ona tamamen kendine has, biricik ve kişisel bir bağ kurdurabiliyorsa, işte o zaman kalıcı olur. Benim için iyi bir sergi; izleyicinin salondan girerkenki insanla, çıkarkenki insan arasında ufak da olsa bir fark yaratan sergidir.
Bugüne kadar sizi en çok etkileyen çağdaş sanat sergisi veya sanat eseri hangisiydi? Neden hafızanızda özel bir yer edindi?
Kabul edelim zor bir soru bu. Tek bir yanıtı yok ve muhtemelen sonradan aklıma başka eserler, sergiler de gelecek ve hayıflanacağım. Ama hafızamı biraz yokladığımda beni en çok etkileyen üç büyük kırılma anından bahsedebilirim:
Aklıma ilk gelen, 2015 yılındaki 14. İstanbul Bienali: Tuzlu Su. Sanat çevrelerinin o dönem ne dediğini, nasıl eleştirdiğini bir kenara bırakarak tamamen kişisel deneyimimle konuşacağım. O bienal benim için çok özeldi; çünkü dersime çok sıkı çalışarak gitmiştim. Eserlerin adalardan şehrin en ücra köşelerine kadar tüm İstanbul’a yayılmış olması, sergiyi gezmeyi benim için entelektüel bir define avına dönüştürmüştü. Sanatın beyaz küplerden, galerilerden çıkıp şehrin coğrafyasıyla, deniziyle, tarihiyle birleştiği o arayış hikâyesi hafızamda çok özel bir yer edindi.
Bir diğeri ise 2019 yılındaki 58. Venedik Bienali: 'May You Live in Interesting Times' (İlginç Zamanlarda Yaşayasın) oldu. Küratörün arkasındaki o ironik ve tekinsiz felsefeyi çok sevmiştim. İçinde yaşadığımız krizler, sahte haberler ve belirsizlikler çağını sanat yoluyla bu kadar keskin ve küresel bir dille okumak çok sarsıcıydı.
Son olarak bir sergiden ziyade, New York MoMA’da yaşadığım o ilk karşılaşma anını unutamam. Kitaplarda, slaytlarda yıllarca incelediğim, üzerine makaleler okuduğum Edward Hopper, Jackson Pollock ve Kazimir Malevich gibi devlerin orijinal eserleriyle göz göze gelmek... O an hissettiğim heyecan, bir sanat tarihçisi olarak neden bu mesleği seçtiğimin en saf kanıtıydı.
Türkiye'de çağdaş sanat merkezlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce hangi kurumlar veya şehirler bu alanda önemli bir rol üstleniyor?
Kabul edelim ki bugün dünyada da Türkiye’de de çağdaş sanatın en büyük finansörleri artık büyük sermayeler, finans kurumları, özel koleksiyonerler ve tabii ki Kültür ve Turizm Bakanlığı ile devlet müzeleri. Bu finansal ve kurumsal gücün dağılımına baktığımızda, Türkiye özelinde çağdaş sanatın kalbinin attığı şehir tartışmasız İstanbul. İstanbul; İstanbul Modern, Arter, Salt, Pera Müzesi gibi kurumları ve İstanbul Bienali gibi dev organizasyonları barındırdığı için bu alanda lokomotif rolünü üstleniyor.
Ancak beni bir sanat tarihçisi olarak asıl heyecanlandıran, bu merkezin dışına taşan, Anadolu'nun o müthiş enerjisi. Örneğin Eskişehir’deki OMM (Odunpazarı Modern Müze) Anadolu’da muazzam bir vaha yarattı. Ankara'da CerModern önemli bir kale.
Hepsinden öte; İstanbul'un o dev bütçeli dünyasına meydan okuyan şahane yerel bienallerimiz var. Mardin Bienali, Çanakkale Bienali ve Sinopale (Sinop Bienali) gibi etkinlikler çağdaş sanatı tarihi mekânlarla, sokakla ve doğrudan yerel halkla buluşturarak mucizeler yaratıyorlar. Keza son dönemde Diyarbakır ve İzmir de bu çok sesliliğe güçlü pencereler açtı. Çağdaş sanatın geleceğinin, merkezden taşan bu yerel hikâyelerin özgünlüğünde saklı olduğuna inanıyorum.
Konya gibi güçlü tarihî mirasa sahip şehirlerde çağdaş sanatın gelişmesi sizce neden önemli? Geçmiş ile güncel sanat arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?
Açıkçası sanattaki tüm gelişmeler, aslında birbirinin mirası üzerinde yükselen değerlerdir. Güncel sanat da gökten zembille inmiş bir laboratuvar ürünü değil, binlerce yıllık arayışın, kırılmaların ve dönüşümlerin bir sonucudur. Dolayısıyla çağdaş sanat ile geçmiş ve geleneksel olan arasındaki o bağ zaten organik olarak hep var; tüm hikâyeyi o bağı bugün nasıl görünür kılacağımız belirliyor.
Konya gibi köklü bir Selçuklu payitahtı, Mevlana felsefesi ve tasavvufi derinlikle harmanlanmış şehirlerde çağdaş sanatın gelişmesi bu yüzden çok hayati. Çağdaş sanat geçmişi inkar etmez; aksine geçmişin o devasa mirasını alıp günümüzün diliyle yeniden yorumlar, onu müzelerde donmuş birer nesne olmaktan çıkarıp yaşayan bir diyaloğa dönüştürür. Örneğin, Mevlana’nın görünmeyenin ardındaki özü arama felsefesiyle, çağdaş sanatın formun arkasındaki kavramı arama derdi birbirine çok yakındır. Konya gibi şehirler, çağdaş sanatçıya muazzam bir kaynak ve derinlik sunarken; çağdaş sanat da o kadim şehre geçmişi bugünle konuşturacak taze, evrensel bir nefes üfler.
Dijital çağda sosyal medya, müzeler ve galeriler için yeni bir sergi alanına mı dönüştü? İçerik üreticiliği sanatın erişilebilirliğini gerçekten artırıyor mu?

Kesinlikle. Sosyal medya artık sadece galeriler ve müzeler için değil, sanatçıların kendileri için de bağımsız birer alternatif sergileme alanına dönüştü. Sanat artık müzelerin o soğuk, beyaz dört duvarı arasında sıkışıp kalmıyor; meydandaki devasa dijital panolarda, metrodaki ekranlarda veya cebimizdeki telefonlarda, yani hayatın aktığı her yerde karşımıza çıkıyor.
Ancak bu her yerdeliğin getirdiği bir tehlike de yok değil: Bilgi kirliliği ve yüzeysellik. Sanatın telefon ekranına düşmesi onu erişilebilir kılıyor ama kendi başına anlamlı kılmıyor. İşte tam bu noktada bizim YouTube’da yapmaya çalıştığımız gibi içerik üreticiliği hayati bir köprü oluyor. Bu tür içerikler sadece sanatı göstermiyor; o dijital akışın içinde kaybolup gidecek olan bir eserin arkasındaki hikâyeyi, bağlamı ve felsefeyi görünür kılıyor. Doğru içerik üreticiliği, sanatın sadece görüntüsünü değil, özünü de demokratikleştiriyor ve herkes için gerçekten anlaşılır, derinlikli bir erişilebilirlik sağlıyor.
Son olarak, çağdaş sanata mesafeli duran ve "Ben sanattan anlamıyorum." diyen birine tek bir cümleyle ne söylemek istersiniz?

Eğer tek bir cümle olacaksa düşüneyim… Peki, galiba ona şunu söylerdim: Belki de o esere onu anlamak için değil, onun sana sorduğu o cesur soruyu duymak için yaklaşmanın zamanı gelmiştir.
Bir eseri anlamak zorunda mıyız? Yoksa sadece hissetmek de yeterli olabilir mi?
Kesinlikle hayır, bir eseri anlamak, onu matematiksel bir formül gibi çözmek zorunda değiliz. Sanat tarihi eğitimi almamış bir izleyicinin, çağdaş bir eserin arkasındaki tüm felsefi akımları, sosyolojik teorileri bilmesini beklemek haksızlık olur. Sadece hissetmek, eserin karşısında sadece durup o an içimizde uyanan duyguya- bu bir öfke, huzur, kafa karışıklığı veya rahatsızlık hissi olabilir- izin vermek fazlasıyla yeterlidir.
Hatta bazen fazla anlamaya çalışmak, hissetmenin önündeki en büyük engel olur. Çünkü anlamak zihnin, hissetmek ise ruhun işidir. Çağdaş sanat bize rasyonel bir bilgi sunmaz, bir deneyim sunar. Kavramsal altyapıyı bilmek o deneyimi şüphesiz zenginleştirir ama eserin karşısında sadece durup o hissi yakalamak, sanatla kurulabilecek en saf ve en dürüst bağdır.





