Bu hafta zamanda yolculuk ederek çok eskilere Osmanlının henüz imparatorluk olmadığı, Anadolu'daki beyliklerden bir beylik olduğu dönemlere gidiyoruz. Yer bir Bektaşi dergâhı. Kapıdaki dervişe' destur varsa hünkâra birkaç sorumuz olacak' diyoruz. Derviş çadırın içine giriyor. Çok geçmeden kabul olunduğumuzu söyleyip bizi buyur ediyor. 

Kıl çadırın içinde Hacı Bektaş Veli tüm heybetiyle bağdaş kurmuş oturuyor. Etrafında dervişler soluksuz onu dinlemede. Bu ne aydınlık bir çehre, ilk görüşte insanı etkisi altına alan manevi bir havası var. Önünde diz çöküyoruz. Bakışları yerde, sağ kulağı hafif şekilde bize dönük. 'Buyurun' diyor. ' Safa geldiniz, nedir sualiniz?'  Çadırın içi sıcak sayılmaz fakat nedenini o an çözemediğim bir sıcaklık hissediyorum. Ha bire terliyorum. Sanki ilk kez röportaj yapıyor gibiyim, elim ayağım birbirine dolanıyor. Zor da olsa cebimden not defterimi ve kalemimi çıkarmayı başarıyorum. Ve ilk soru;

-Efendim yolunuzun esasları nelerdir?

-Yolumuzun esasları Kuran ve sünnettir. Şöyle ki, manevi üstadımız Hace Ahmet Yesevi İslam peygamberi Hz. Muhammet Mustafa (SAV) bir işaretiyle Yesi köyüne gelen Arslan Baba tarafından irşat edilmiş ve Melamilik-Nakşibendilik- Kalenderilik postuna oturmuştur.

Yesevi Sultanımız da bizler gibi Türktür. İslamiyetin esaslarını Orta Asya'da yeni Müslüman olan Türk soydaşlarımıza onların anlayabileceği şekilde anlatmasını bilmiştir. Bizler o büyüklerden aldığımız emaneti Anadolu'ya gelerek buradaki gelenek ve görenekleri özümseyerek İslam inancıyla yoğurup yepyeni bir sentez oluşturduk. Yolumuzun esaslarıyla asla çatışmayan bu yeni sentez ile halkı irşada devam ediyoruz.

-Efendim sizin için Yeniçerilerin Piri deniliyor bunun aslı nedir?

-Osmanlı Beyliğinden asker oğullar bizim köye geldi. Elimizi öpüp duamızı almak diledi. Bizde erenlerle bir olup onlara kılıç kuşandırdık. Elimizi çocuklardan birinin başına koyarak: "Bunların adı yeniçeri (yeni asker) olsun, Cenabı Hak yüreklerini ak, pazularını kuvvetli, kılıçlarını keskin, oklarını tehlikeli, kendilerini daima galip buyursun diye dua ettik.

Gelelim son soruya;

-Efendim Yunus Emre nam hak dostu için ne buyurursunuz?

Bu sorunun ardından Hazretin yüzü aydınlandı. Tebessüm ederek sanki o günleri tekrar yaşıyormuşçasına gözleri uzaklarda;

-Yunus bize gelip buğday istedi. O zamanlar Anadolu müthiş bir kuraklık yaşıyordu. Yunus Derviş bizim muhtaçlara buğday dağıttığımızı duymuş olacak. Biz de kendisine 'buğday mı istersin nefes mi ' diye sorduk. Yunus evdeki yaşlı ana babasını düşündüğünden acele ile 'buğday' dedi. Biz de çuvallarına buğday doldurduk. Çok geçmeden yaptığından nadim kapımızı buldu. 'Nefes isterim pirim bilemedim bağışla' dedi. Kendisine nasibinin Taptuk Baba dergâhında olduğunu bildirdik.

-Demek o yüzden size Buğday Piri denildi.(Üstat bu soruyu duymamış gibi. Neyse biz anlayacağımızı anladık.)

-Efendim bizlere ve okuyucularımıza bir dua, bir nasihat dileriz.

Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.

İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.

Nebiler, Veliler insanlığa Tanrının hediyesidir. 

Düşmanının dahi insan olduğunu unutmayınız.

Kadınlarını okutmayan milletler yükselemez.

Eline, beline, diline sahip ol!