Hırsızlık… hukukun en temel normlarından biri bakımından elbette suçtur; mülkiyet hakkı koruma altına alınmamış bir toplumda düzenin sürdürülmesi imkânsızlaşır.

Bir baba, çocuğunun önüne koyacağı iki dilim peyniri, bir avuç zeytini market rafından gizlice cebine koyacak noktaya geldiyse, orada durup meseleye sadece "ceza hukuku" penceresinden bakmak vicdanı da adaleti de sakatlar.

Bu olay, bireysel bir ahlak çöküntüsünden ziyade, toplumsal ve ekonomik yapının derin yaralarını yüzümüze çarpan acı bir aynadır.

Neresinden tutsak elimizde kalan bu tablo, bize Victor Hugo’nun Sefiller eserindeki Jean Valjean’ı ve bir somun ekmek yüzünden kararan hayatları hatırlatıyor.

Yıllar geçse de, baklava çaldığı için ağır cezalarla yüzleşen çocukların hafızalarımızdaki tazeliği korunurken, bugün bir babanın kahvaltılık çalması aynı derin sancıyı yeniden üretiyor.

Tırlar dolusu kamu kaynağının, muazzam yolsuzluk iddialarının ya da büyük cezasızlık zırhlarının gölgesinde; çocuğunun beslenme çantası boş kalmasın diye suça sürüklenen bir adamın tutuklanması, kamuoyundaki adalet duygusunu ağır biçimde zedeliyor.

Hukuk düzeni suçu cezalandırırken şu soruyu sormak zorundadır: Bu adamı peynir çalacak duruma getiren etkenler nelerdir?

"Çalışsaydı, helalinden kazansaydı" demek ekran başından ya da klavye arkasından son derece kolay bir kestirmedir. Oysa günümüz ekonomik gerçekliği, iş bulmayı ve geçinebilmeyi büyük bir mücadeleye dönüştürmüştür. Eğitimli gençlerin evlere kapandığı, diplomaların işsizliği engellemediği, emeklilerin son nefeslerine kadar en ağır işlerde çalışmak için kapı kapı gezdiği bir ortamda, iş bulmanın sokakta seyyar bir imkân gibi sunulması hayatın gerçekleriyle bağdaşmaz.

İnsanlar çalışmaktan kaçtıkları için değil, sistemik tıkanıklıklar, yetersiz istihdam ve enflasyon kıskacında çaresiz kaldıkları için muhtaç duruma düşmektedir.

Yoksulluk derinleştikçe, insanın en temel içgüdüsü olan "evladını koruma ve doyurma" dürtüsü, yasal sınırların önüne geçebilir.

Bir babanın Lüks bir eşya, altın ya da zenginleşme aracı değil de doğrudan "kahvaltılık" çalması, niyetin bir arzudan değil, doğrudan bir yaşamsal çaresizlikten doğduğunu gösterir.

Şüphesiz ki başkasının mülküne el uzatmak meşru kılınamaz; fakat adalet, sadece suçluyu cezalandırmak değil, suçu doğuran bataklığı kurutmaktır.

Suçun kaynağındaki derin yoksulluğu, sosyal devletin yetersiz kaldığı noktaları ve fırsat eşitsizliğini ortadan kaldırmadan atılan her hapis adımı, yaraya merhem olmak yerine toplumsal vicdandaki kanamayı artırır.

Eğer bir toplumda bir baba çocuğuna peynir götürebilmek için cezaevini göze alacak raddeye gelmişse, burada tek suçlu raf aralarında yakalanan adam değildir.

O adamı o rafa yönlendiren ekonomik şartlar, sosyal yardım mekanizmalarındaki kopukluklar ve empati yoksunluğu hepimizin ortak sorumluluğudur.

Asıl utanması gereken, helal lokma arayışının tıkanıp insanca yaşam hakkının bir lükse dönüştüğü bu düzeni seyreden toplumsal vicdandır.

Ceza kanunları maddelerden ibaret olabilir; ancak gerçek adalet, bir babayı evladının açlığıyla hırsızlık arasında seçim yapmak zorunda bırakmayan bir düzeni kurabildiğimiz gün tecelli edecektir.