Al bir yüz perdesi ile etrafında pervane olan karartıları izlemekte ama tam manası ile idrak etmekte zorlanmakta idi… Döndükçe dönüyorlar kısık sesle fısıldaşıyorlardı. Avuç içlerine bir şeyler sürülüyor, ağıtlar yakılıyor, türkünün kelimeleri titrek bir melodi ile tiz seslerin çıkmasını engellemeye çalışırcasına meşakkatle söyleniyordu.
Aklına kınalanmış askerler, koyunlar geldi. Bir de çocukken alnının ortasına sürülen kan… Sahi ya neden kurban olmak zorundaydı bazı şeyler kimilerine?.. Belki de biz, “kurban” kelimesinin tam manasını bilmiyorduk. “Yakınlaşmak, yaklaşan” anlamına gelen bu kelimeyi, ibadetimizden dolayı; “feda olmak, kendini canıyla adamak” diye anlamlandırıyorduk.
Ölümlü, bir faniye sunduğumuz misafir canlarımız, başka bir yokluğa kurban olamazdı ya...
Oysa mevsimler geçiyordu içimden, sen yıllanmış bir söğüt ağacı gibi göğümü git gide kaplıyor, geçmiyordun. Onca dökülen ağıda savruluşa rağmen, sevgin dallanıp budaklanıyordu. Heybetinin altına sığınıyordum. Poyrazın savurduğu çocukluğumun kıvırcık saçları dalgalanırken…
Mevsimler geçiyor içimden, göğün hüznünden sonra beliren renkli kuşak gibi umut dolduruyordun içime… En sevdiğim renk olan mor ile yansıyordun gönülyüzüme… Daha sonra sırası ile lacivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı…
Oysa çok nadir insan biliyordu güneş ışınlarının, yağmur damlalarında kırılması ile meydana gelen bu renk cümbüşünün hissettiği incinmişliği… Çocukluğumuzda heyecanlandığımız o güzel anları…
Mevsimler geçiyordu içimden, bu geçişlerin ortasında birdenbire çıkıveren, ani bir patlama ile çiçekleri açan kasımpatı gibi belirivermiştin yüreciğimde… Çocukluğumdan bir iz, çamurdan kurduğum dünyamın başkahramanı gibi… Ne çok anılar, ne çok hikâyeler gizliydi sende oysa… Kalbimiz kadar temiz, bembeyaz sayfalara duygularımız ile birbiri ardına dizdiğimiz güzel cümleleri, kilitli tuttuğumuz hatıra defterlerinde sakladığımız anlar hani…
Oysa köşe başında al al olmuş yanaklarımız ile titreyen ellerimizdeki mektupları birbirimize uzattığımız günler geliyor da aklıma; “çocukluğumuzun kulağı çınlıyor mu acaba şuan avuç içlerime al yakılırken?” diye düşünüyorum.
Mevsimler geçiyordu içimden, kelimelerimi kundaklayıp; “üşürler, incinirler, daha çok büyümeleri, kırklanmaları gerekiyor insan içine çıkmaları için” diye düşünüp, sarıp sarmalarken onları; korkmadan satırlarda koşup oynayan, kahkaha seslerinin yüreğime mutluluk verdiği anlara gelmişiz seninle…
Oysa mavi önlüklerimizin beyaz yakalarını anımsıyorum da… Ne güzeldi çocukluğum, seninle okul bahçesinde yakalamaca oynarken…
Mevsimler geçiyordu içimden, beyazlar içinde sana doğru yürürken; yeryüzünün gelinliğini giydiği zamanlar aklıma geliyor. Bu sefer al başımdan yüzüme doğru sarkıyor. Karlar altından tüm cesareti ile dimdik ser’ini kaldıran kırmızı kardelenler gibi gözü pek adımlıyordum önümdeki yolu... Yine etrafımda pervane olan karartılar kol geziyor.
Oysa ben tebessüm ediyorum. Bana attığın kartopu aklıma geliyor, akabinde ise kahkaha ile ondan kaçmaya çalışmalarım… Üşümüş kırmızı burunlarımızın farkında olmadan, arkasından bir ısırık aldığımız havucu kardan adamın burnu yapışımız…
Mevsimler geçiyordu içimden… Sen yıllanmış anılarımın canlandığı, yüreğimin; ilkbaharda doğanın uyandığı; güllük gülistanlık, güneşli günleri adımlayacağımız, gelecekte yanımda olup, gölümde rengârenk çiçekler açtıracak yol arkadaşım oluyordun.
Oysa ikimizde geçmişten geleceğe uzanan bu koskoca tevafuklar silsilesinden bîhaber, yaşayıp gidiyorduk. Bize sunulan bu uzun hayat sahnesinin, iki kişilik kahramanları olarak yüreğimizde al bir sevda ile…
Mutluluk, ikimizin avuç içlerine yakılmış al yakıyla bir ömür miktarı yüreğimize gizleniyordu.