‘Hiç’ soyadını hiç duydunuz mu?

Konya’da Karatay ilçesi mücavirinde bir ‘Melek Hiç Sokağı’ bulunmaktadır. Türk Sanat Musıki sevenler bu ismi güfte takdimlerinde sıkça duymuş olabilir. Zira hanımefendinin birbirinden kıymetli eserleri var. İstanbul’da dünyaya gelip Osmanlı sarayına gelin olan Melek Hanımefendi evliliğinin son bulmasını müteakiben, oğlunun Karayolları Bölge Müdürlüğüne tayin edilmesi üzerine Konya’ya hicret edip Mevlana Hazretlerine bende olmuş ve ömrünü burada tamama erdirmiş. Melek Hanımefendi’nin hayat serüvenini yazmaya karar verdiğimizde, kitaplarının adı var, kendi yoktu. Hatta mezarının da kaydı var, yeri yoktu! Bir yandan bilgileri derlemeye gayret ederken diğer yandan da kapsamlı bir araştırma ile kitaplarının peşine düştük. Ve nihayet Melek Hiç’in iki şiir kitabının birer kopyasını elde etmeye muvaffak olduk. Hanımefendi, mülkiye kaymakamlarından Halit Bey’in kızı olarak 1893 yılında dünyaya gelir. Düzenli mektep hayatı olmaz ama babası küçük yaşlardan itibaren özel dersler aldırır. Sultan Reşad'ın mabeyn müdürü olarak görev yapan Ahmet Recai Bey ile evlenip bir oğlu dünyaya gelse de evliliklerini sürdüremeyip boşanırlar. Tahsil hayatını tamamlayan oğlu Harun Bayer Karayolları Müdürlüğünde köprüler şefi olur. Bu bilgiden anlıyoruz ki; Melek Hanımın boşandığı eşi Ahmet Recai Bey soyadı kanunu çıkınca ‘Bayer’ soyadını almış. Hangi tarihte evlenip boşandıklarını bilinmiyoruz ama Melek Hanım da bir müddet Bayer soyadını taşımış olmalı. Harun Bayer 1951 yılında Konya’ya tayin olunca annesi de onunla birlikte Mevlana beldesine yerleşir. Ve böylece Melek Hanımefendi için adeta yeni bir hayat sayfası açılır. Bu genel bilgilerden sonra, Melek Hiç’e dair en kapsamlı araştırmayı yapan yazar Ali Işık’ın bilgilerine başvurmak en doğrusu olmalı.

Melek Hiç Hanımefendi’nin hayat öyküsüne dair neler biliyorsunuz?

Bir sanat Müziğim tutkunu olarak ‘Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın’ adlı şarkıya müptela olsam da güfte yazarı Melek Hiç hakkında bilgim yoktu. Konya Ansikolopedisi maddeleri üzerine gazete arşivinde tarama yaparken Melek Hiç başlığını görünce ‘maden bulmuş gibi’ sevindim. Zira bestekârı Amir Ateşin bile yakından tanımadığı Melek Hanıma dair belki de en kapsamlı bilgiyle karşı karşıyaydım. Yazı, merhum Selçuk Es’e aitti ve beş bölümlük tefrikayı adeta bir solukta okudum. Selçuk Es’ten öğreniyoruz ki; Melek Hanım 1309’da yani 1893 senesinde İstanbul’da dünyaya gelmiş. Babası Halit Bey’in son görevi Morova Kaymakamlığı imiş ve orada ölmüş. Halit Bey kızı Melek Hanım’ı okula göndermemiş ama en iyi öğretmenlere evinde dersler verdirerek lise derecesinde tahsil yaptırmış.

Melek Hanımın evliliğine dair ne tür bilgiler edinebildiniz?

Hanımefendi, Osmanlı padişahı Sultan Reşad’ın yıllarca Mabeyn müdürlüğünü yapan Ahmet Recai Bey’le evlendiği için de iyi bir saray terbiyesi görmüş. Bu evlilikten bir erkek evlatları dünyaya gelmiş ama yazık ki boşanmak durumunda kalmışlar. Melek Hanım bir daha da evlenmeyip kendisini şiire vermiş.

Konya’ya gelişleri nasıl olmuş?

Oğlu Harun Bayer tahsil hayatını tamamlayıp Konya’ya Karayolları Müdürlüğüne Köprüler Şefi olarak atanmış. Melek Hanım da oğlu ile Konya’ya yerleşmiş.

Melek Hanımın yayınlanmış üç kitabı var. Siz Kitaplarına dair neler biliyorsunuz?

Kaynaklar Saraylı Müjgan adlı bir romanı olduğunu bildiriyor ama bize okumak nasip olmadı, bulamadık. Kütüphanelerde de kaydına rastlamadık. Kitabın ismine bakınca saray hayatına dair bir konu işlediğini düşünmek mümkün. Bu eseri ya Konya’ya gelmeden önce yazmış olması da muhtemeldir. Melek Hanımın ikinci kitabı ise şiirlerini derlediği İçin İçin adlı eseridir. Araştırmalarımda 1953 yılında İstanbul Pulhan matbaasında basılan bu kitaba da rastlayamadım. Ama bu kitaptan bestelen çok sayıda şiiri olduğu için Türk Sanat Müziği olarak dinleyebiliyoruz. Hanımefendi Konya’ya geldikten sonra şehrin manevi ikliminden de istifade edip Mevlana Hazretlerini yakından incelemiş ve tesirine kapılmış. Bundan mütevellit Mevlana’ya duyduğu aşkı, bağlığı anlatan şiirler kaleme almış ve bunları ‘Mevlana Aşkı’ adlı kitabında yayınlamıştır. Merhum Seyit Küçükbezirci 1961 yılında basılan bu kitabın kendisinde olduğunu söylemişti ama küçük hacimli kitabı binlerce kitabın arasından bulup çıkarması mümkün olmamıştı. Dolayısıyla ben o kitabı da okuma imkânı bulamadım.

Vefatına dair ne tür bilgiler verebilirsiniz?

Melek Hanım şiir yazmaya devam etse de ömrünün son yıllarında kanser hastalığına yakalanır ve 6 Ocak 1964 günü vefat eder. Ölümü edebiyat dünyasını ve Mevlevi cemaatini müteessir kılar. Vasiyeti gereği Hazreti Mevlâna Türbesi yakınında Üçler Kabristanı’nda toprağa verilir. Sultan Selim Camii’nde kılınan cenaze namazına Abdülbaki Gölpınarlı ve Mehmet Önder gibi rehber isimlerin yanında müze mensupları, edebiyat öğretmenleriyle birçok sanatsever katılır. Mehmet Önder ölümünden sonra Yeni Konya gazetesinde ‘Acı kaybımız: Melek Hiç Hanımefendi’ başlıklı bir yazı kaleme alır ve edebiyat dünyamızın gizemli meşhur Hanımefendisini şu satırlarla anlatır: “Klasik Türk Edebiyatı, son yüzyıl şairlerinden birini daha kaybetti. Şükûfe Nihal, Halide Nusret neslinin ünlü şairelerinden Melek Hiç Hanımefendi, asaletine yakışır bir tevazu içerisinde sessiz, sedasız göçüp gitti. Hz. Mevlâna’ya derin bir muhabbetle bağlıydı. Ziyaretinin her seferinde, içli gözyaşları döker, odama gelir, aşk ve heyecan dolu yazdığı şiirlerini okur, bizi de ağlatır, yandırırdı. Bir gün bu şiirlerini bir kitap hâlinde derlemesini söylediğimiz zaman, şu dörtlüğüyle cevap vermişti:

İstemem bilmesin ağyar, niceyim ben bileyim,

İçime gözyaşım aksın, ben süzüp sileyim;

Görmesinler tutuşan ruhumun enginlerini

Hangi hasretle harabım, nasıl afetzedeyim.

Devamlı ısrarlarımın karşısında bir gün şiirlerini topladı, “Mevlâna Aşkı” adıyla hayranlarına sundu. Türk musikisine derin bir vukufu vardı. Rebabı çok sever, onun gönül nağmeleri içinde erir, kendisini tutamaz, rebapla birlikte hıçkırırdı. Onun “Ferman-ı Ezel” adlı şiiri bu içlenişi şöyle terennüm eder:

Âşıkız, bari ezelden almışız fermanı biz,

Zevk-i hicranla terennüm eyleriz efganı biz,

Fisebilillah dökülsün subhe dek gözyaşları,

Hıçkıran her katresinden bekleriz dermanı biz.

Ona son hediye Mevlâna ihtifali günlerinde, üstad rebapzen Sabahaddin Volkan’ın yatağı başucunda çaldığı rebap olmuş, aynı zamanda üstad Sadi Hoşses, bestelediği şiirlerini okumuş, meş’um hastalığının pençesinde, büyük bir ilahi sabır ve tevekkül gösteren bu hanımefendi, sonsuz bir aşkla bağlandığı Pir’inin Şeb-i Arûs’unda, ona daha çok yakınlaştığını hissetmişti. Ömrünün son yıllarını Konya’da, Mevlâna’nın ağuşunda geçiren Melek Hiç Hanımefendi, bu aşk potasının altın madeni olarak pişmiş, erimiş, hatta yanmıştı. Yarım asra yakın bir zamandan beri, aruzun çeşitli kalıpları içinde yazdığı şiirleri, memleketin tanınmış edebî dergilerinde yayımlanarak zevkle okunmuş, birçok şiirleri bestelenmiştir. Son eseri “Mevlâna Aşkı” ile Türk edebiyatının ölümsüzleri arasına katılan Melek Hiç Hanımefendi, içimizde ölumsüz bir yara, doldurulmayan bir boşluk bırakarak Tanrı’sına kavuştu. Allah rahmet eylesin.”

Melek Hanımın oğlu Harun Bey’ dair bilgilere ulaşabildiniz mi?

O yıllarda Karayolları Üçüncü Bölge Müdürlüğünde uzman mühendis olarak görev yapan oğlu Yüksek İnşaat Mühendisi Harun Bayer, araştırmacı yazar Selçuk Es ile iş yerinden arkadaştır. Es bir gün Bayer’e annesinden söz açarak “Yayımlanmamış şiirleri olup olmadığını” sorar. Gerisini Selçuk Es’in yazısından nakledeyim: “O vakit Harun Bey bana annesinin şiirlerini ufak bir defterde yazıp topladığını söylemişti. Bu defteri görüp incelemeye müsaade istediğim zaman memnuniyetle vermişlerdi. O günlerde inceleyerek kısa bir biyografiyle Türk Folklor Araştırmaları dergisine 1970 yılında yollamıştım. Dergi sahibi kıymetli arkadaşım İhsan Hınçer kelime ve tapaj hataları bulunduğunu, bunların düzeltilerek yayımlanacağını söylemişti. Fakat bilinmeyen sebeple yayımlanmadı. Ben de buna ait notlarımı arşivimde koyduğum yeri unutarak uzun süre bulamadım. Birkaç ay evvel tesadüf ederek buldum ve dinlenmek üzere gittiğim İstanbul’da elden geldiği kadar kelime manalarını yerlerinde kullanmak suretiyle merhumenin unutulmamasına çalıştım. Bir hata ve noksanım bulunursa özür dilerim.” Harun Beyin Konya’daki görevi tamama erdikten sonra nereye gittiğini ise bilmiyorum.

Peki, Selçuk Es’in düzeltilerin yaptığı şiirlerin akıbetini biliyor musunuz?

Maalesef bu konuda bir kayda rastlamadım.

Melek Hanımefendi’nin kabri nerededir?

Âh Mine’l Mevt adlı kitabımın hazırlığı sırasında bütün kabristanları kapsamlı bir şekilde incelemeye gayret etmiştim. Fakat o yıllarda Melek Hiç Hanımefendiye dair bilgim yoktu. Onun meşhur şarkıların güftekârı olduğunu öğrendiğim vakit gözümde bir mezar canlandı; sanki Üçler Kabristanında görmüş gibi hatırladım. Fakat günlerce aramama rağmen bulamadım. Ali Işık Âh Mine’l Mevt’i yazarken Konya Büyükşehir Belediyesi’nin mezarlık kayıtlarını dijital ortama aktarma projesi tamamlanmamaış olabilirdi. Şimdi birkaç tuşa basarak bütün mezarlıklarda arama yapabilirdik. Fakat ne Üçler Mezarlığında ne de diğer mezarlıklarda Melek Hiç adına bir kayda rastlamadık. “Belki bir kuytuda unutulmuştur da biz buluruz” ümidiyle Üçler Mezarlığını adımlamaya başladık. Fakat Mevlana Türbesine bakan cephede birkaç tur atmamıza rağmen rastlayamadık. Bir gün, Fazıl Hüsnü Dağlarca trafosunun yapımına dair araştırmalar sırasında, halen İstanbul’da ikamet eden eski MEDAŞ Genel Müdürü gönül insanı Burhan Şahin ile de görüşme gereği duyduk. Yılların hasretiyle sohbetimiz derinleşti. “Başka neler yazıyorsunuz?” sorusu üzerine “Melek Hiç’i hazırlıyorum” deyince Burhan Beyin sesi heyecanla yükseldi. “Siz Melek Hanımefendi’yi tanıyor musunuz?’ diye sordu. ‘Tanımıyorum ama öğrenmeye çalışıyorum. Ve heyecanınızdan anlıyorum ki sizden de öğreneceğim şeyler var” dedim. Burhan Bey tane tane anlattı: Rebabi Sebahattin Volkan benim de hocamdır, kendisinden musıki dersi aldım. Vefat ettiği 1989 yılına kadar, İstanbul’dan ihtifaller için Konya’ya her geldiğinde beraber olup Melek Hanımın mezarını çok aradık. Bilenlerin tarifine göre kabri Üçler Mezarlığı duvarının türbeye yakın tarafındaymış ama hiçbir iz, emare göremedik. Sebahattin Hocam ondan bahsederken daima ‘Melek Hanımefendi’ derdi. Hiç soyadını telaffuz ettiğini hiç hatırlamıyorum.

Kaymakam olan babasının Hiç soyadını aldığına dair bir bilgimiz yok. Melek Hanım’da 1951’de Konya’ya geldikten sonra Hazret Mevlana’ya bende olduğuna göre benim kanaatimce baba soyadını kullanmak yerine “Hiç”i müstear olarak seçmiş olabilir mi?

Bunu düşünmemiştim ama Sebahattin Hocamın ondan sürekli Melek Hanımefendi diye bahsettiğini de göz önüne alınca bence de “Hiç” soyadını müstear olarak edinmiş olabilir. Eğer böyle ise kayıtlarda resmi soyadı farklı olduğundan mezarını bulamamış olabiliriz. Kayıp mezar hususunda ürpertici durum ise, yol yapım çalışmalarıdır. Konya’nın yakın tarihine kaynaklık eden kişilerin aktardığına göre Mevlana Türbesi ile Üçler Mezarlığı arasında Bir atlı arabanın geçebileceği kadar dar bir yol varmış. Bugünkü yol durumuna bakıldığında, Üçler Mezarlığının Türbe tarafından epeyce mezarın nakledilmiş olma ihtimali kuvvetlidir. Ama nereye nakledildi, kayda alındı mı bilmiyoruz. Melek Hanım İstanbul’da Kaymakam kızı olarak başladığı dünya hayatına saray gelini olarak devam etmiş, sonra dul bir anne olarak oğlunun peşinden savrulduğu Konya’da aşkın nağmelerini dizelerine işlerken Mevlâna’yı tanıyıp tasavvufi aşkla kavrulmuş; Hazreti Pirin buyurduğu gibi pişip yanmıştır. Fakat nasıl bir hiçlik dilediyse; ardından ne kitaplarını ne de mezarını bırakmadan, sırra kadem basıp gitmiştir. Bir tasavvuf ehlinden dinlemiştik: Söz duadır, kabulünde vücut bulur. Onun için daime güzel söyleyin, buyurmuştu. Melek hanım nasıl Hiç’lik murad etmişse hiç olup gitmişti.

Vaktiyle Konya Belediyesi Melek Hiç’in adını şehirde yaşatmak üzere bugün Karatay İlçesi sınırlarında bulunan Hamzaoğlu Mahallesindeki bir sokağa “Melek Hiç Hanım Sokağı” adını vermiş. Ancak Hanımefendinin ömrü bu sokakta mı geçmiş; bu hususta bir bilgiye erişmek mümkün olmadı. Melek Hiç’in üç kitabını uzun süre internet ortamında arasak da sahaflarda bulmamız mümkün olmadı. Ancak Mevlana Aşkı adlı kitabını önce Erzurum İl Halk Kütüphanesinde bulup kopyasını elde ettik. Ardından aynı eserin, merhum Seyit Küçükbezirci’nin bağışladığı kitaplar arasında Koyunoğlu Müzesi envanterine kaydedildiğini öğrendik. Talihe bakın ki İçin İçin adlı eser de Erzurum Ilıca Kütüphanesinde görünüyordu. Görüşmelerimizde bu kitabın Erzurum Merkeze nakledildiği, oradan da Cumhurbaşkanlığı Külliye Kütüphanesine gönderildiği bilgisini aldık. Eski Meram belediye Başkanı Dr. Serdar Kalaycı’ya durumu ileterek bu kitaba erişmeyi de başardık. Bu vesile ile hem Mevlana Aşkı hem de İçin İçin adlı kitaplarının birer kopyasına sahip olduk.

Melek Hiç’in bestelenen şiirleri ve bestekârları şöyle:

Alem-i sâgarda artık neşe yok (Sâdi Hoşses)

Bak yalvarıyor nâlesi âhımda rebâbın (Sâdi Hoşses?

Bir kızıl goncaya benzer dudağın (Amir Ateş)

Görünce sevdâsı doldu gönlüme (Yüksel Kip)

Hasretle geçen günlerime ağladı akşam (Ferit Sıdal)

Hasretle geçen günlerime ağladı akşam (Yüksel Kip)

Hıçkırır her nefesinde yine bî-çâre gönül (Yüksel Kip)

Mey değil de sunduğun yâr zehr-i câm olsun içir (Fehmi Tokay)

Sensiz bana gülşendeki güller bile küskün (Ziyâ Özova)

Sen sev de gönül koy deli dîvâne desinler (Sâdi Hoşses)

Vîrân olmuş o bağın lâlezârı (İsmail Demirkıran)

Yalnız seni sevdim bana sen aşkı yaşattın (Ziyâ Özova)

Zülfün teline gönlümü sen bağlamadın mı (Amir Ateş)

Zümrüttendir ovası yeşil çamlı yaylası (Muzaffer İlkar)

Yüzyılın Şarkısını Melek Hiç yazdı

Üsküdar Musiki Cemiyeti Başkanı, Bestekâr ve Mevlithan Amir Ateş, 2010 yılında Nursel Tozkoparan’a verdiği röportajında, bestelediği ilk yıllarda büyük ilgi gören Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın adlı eserine dair önemli açıklamalarda bulunmuştu. Musıkimizin üstadı o bestenin hikâyesini şöyle anlatıyor: Bir Kızıl Goncaya Benzer adlı şiir benim ilk tasavvufi ve musıki hocalarımdan Sabahattin Volkan’ın kızı tarafından yazılıp bana verildi. Hocam “Bu şarkı Resulullah Efendimize ithaftır. Şarkının sözlerini yazan Melek Hiç Hanım, şiirlerinde O’na olan aşkını, sevdasını, ona olan minnet ve şükranını dile getiren sözler yazardı. O başkasına değil; Ya Yüce Mevla’ya, ya Cenab-ı Pir’e, ya da Resulullah Efendimize yazardı. Ama siz bir kıza ya da herhangi bir delikanlıya yazdığını zannedersiniz” dediler. Ben de, “Elhamdülillah abdestsiz beste yapmadım” dedim. Aslında o benim 5 dakikada yaptığım bir şarkıdır. Böyle bir şey olacağını ummamıştım. Bunda bir esrar var ama nedir diye düşündüm. Sonra bir gün televizyonda, “Amir Hocamızın o şarkıdan başka şarkı yapmasına gerek yok. Bu şarkı bin tane şarkıya bedel. Çünkü bunun Resulullah Efendimize ithaf bir şiir, güfte olduğunu biliyoruz” dediler.

Bu besteyi nasıl yaptınız?

Çok yakın bir ailenin yanında Kadıköy’de kalıyordum. Akşamları evime geldiğimde yemeğimi yer, çayımı, kahvemi içer, namazımı kılar ve bitişikteki daireme geçerdim. Yine bir akşam, yemek hazırlığı yapılırken, evin 7-8 yaşındaki oğlu Mehmet ile oyun oynuyordum. Işılar sönünce Mehmet korkmasın diye kucağıma aldım ve pencerenin yanına götürdüm. Yoldan geçen arabaları, yolu göstererek oyalıyordum. Hemen yan tarafta da bir piyano vardı. Çocuk ağlamasın diye piyanonun başına gittim ve “dım, dım, dım” diye çaldım. O zaman hemen Mehmet’in o anki hali gözümün önünde o güfte ile özdeşleşiverdi.

Bir kızıl goncaya benzer dudağın,

Açılan tek gülüsün sen bu bağın,

Kurulur kalplere sevda otağın,

Kim bilir hangi gönüldür durağın.

Her gören göğsüme taksam seni der,

Kimi ateş gibi yaktın beni der,

Kimi billur bakışından söz eder,

Kim bilir hangi gönüldür durağın.

Piyanonun tuşlarına basarken beş altı dakikada “Bir kızıl goncaya benzer dudağın” şarkısını bestelememe vesile oldu.

Şarkı nasıl popüler oldu?

Şarkıyı besteledikten kısa bir zaman geçtikten sonra TRT son yüzyılın şarkısı diye plâket verdi. Şaşırdım ve kendi kendime gülmeye başladım. Benim o kadar bestem, şarkım var ama bunun onlardan farkı ne ki? Oysa çok daha güzel bestelerimin vardı. Sonra şarkı meşhur oldu. Tahtını yaptık ama bahtını başkalarına bıraktık. Melek Hiç ve Biz Kızıl Gonca’ya Benzer üzerine yazılan bazı makalelerde “Melek Hanımın bir çocuğu kucağına alarak bu şiiri söylediği yazılır ki; Amir Ateş bu işin doğrusunu konuyu aydınlığa çıkarmıştır.

MUSTAFA GÜDEN

Muhabir: Sibel Candan