Milletvekilliğinin ciddiyet isteyen bir görev olduğunu belirtmiştim.

Fakat görünen o ki ciddiyetten çok şaklabanlık, soytarılık ve dalkavukluk yolunda ilerliyor aday adayları.

Aday adaylık sürecinde gündemde kalmak isteyen, temayül yoklamasında partililerden daha çok oy alıyım, genel merkez nezdinde dikkat çekiyim, hükümetin yanında olduğumu gösteriyim anlayışı içinde ortaya konan manzarayı soytarılık olarak ifade etsek de aslında ağlanacak halimize gülüyoruz.

Trajik komik bir durum yaşıyoruz.

Milletvekilliği gibi milletin arzu ve beklentilerini karşılayan makamın aslında ciddiyetten uzak insanlar tarafından nasıl doldurulduğuna şahit oluyoruz.

Kimi kendini film, dizi kahramanlarına, kimi de padişahım çok yaşa misali vezire, Yeniçeri'ye benzetiyor, kimi bilmem ne kılığa giriyor.

Kendi akıllarında Yeni Osmanlıcılık fikriyatına destek verdiklerini gösteriyorlar.

Tabii ki her aday adayı destek verdikleri partinin projelerini, hedeflerini savunabilir.

Ama kılık kıyafet değiştirilerek soytarı durumuna da düşürülmez.

Önemli olan fikriyat kafada olmalı. Kılık kıyafette değil. 21. yüzyıl dünyasında kim Selçuklu ve Osmanlı dönemi kıyafetleri giyiyor. Şu anda bu kıyafetlerle biri dolaşsa ya deli derler ya da tiyatrocu. İşin aslını bilen de soytarılık der!

Böyle tiplemelerin Meclis'e gittiğini düşündüğümde adeta tiyatro yaşanabilir. Her halde padişahım çok yaşa deyip saray kıyafetleri ile yemin törenine çıkarlar...

Gerçekten durumumuz trajik komik.

Soytarılık ve dalkavukluk Osmanlı devrinde de yaygındı. Fakat devlet adamlarımızda, imparatorluk geleneğinden gelen bir haşmet ve vakar duygusu ağır basardı.

Gerçi bir kural olarak, insanlar arasındaki güç dengesizliği arttıkça dalkavukluk da artar. Büyük bir gücü temsil eden, 'Allah'ın bütün vasıflarını üzerinde toplamış' sayılan padişah ve onun yakınları karşısında insanların dalkavukluktan başka çareleri var mıydı ki?..

Günümüzde ise çakma, temsili olanları saymazsak artık ne krallar ve nede soytarılar, ama dalkavuklar ve yalakalar halen revaçta.

Böyle olduğu için de bu tür davranışları çok da yadırgamamız gerekiyor. Fakat toplum olarak da tiyatro izler gibi soytarılıklarına gülüp, vakti geldiğinde gereken dersi vermeliyiz...

KRALIN SOYTARISI:

“Kral bir gün soytarısını çağırıp canının patlıcan istediğini söylemiş!

Soytarı aşçılara uzun uzun patlıcanın faydalarını anlatmış. Çeşit çeşit patlıcan yemeği yaptırmış. Bir kaç gün sonra Kral patlıcandan bıkmış ve sofrasında bir daha patlıcan görmek istemediğini söylemiş.

Soytarı bu defa da aşçılarını toplamış, patlıcanın tokluk hissi vermekten başka hiç bir işe yaramadığını, bir daha sarayda asla patlıcan yemeği pişirilmemesini istemiş.

Aşçıbaşı sinirlenmiş:

- Be adam daha iki gün önce patlıcanın faydalarını anlata anlata bitiremiyordun. Bugün ise yerden yere vuruyorsun. Hangi dediğine inanalım.

Soytarı gülmüş:

- Siz benim söylediklerimin hangisinin doğru olduğunu tartışacağınıza ne diyorsam onu yapın. Çünkü ben patlıcanın değil, Kral'ın soytarısıyım. Patlıcanı mutlu etmeye gerek yok ama Kral'ı mutlu etmezsek hepimizi kovar...

Bir anlamda soytarı haklı. Çünkü görevi kralını mutlu etmek.

Ama şurası bir gerçek ki hiçbir zaman, krallarla soytarıları aynı mezara koymadıkları gibi, krallar iyi ya da kötü yönleri ile hatırlanırken, soytarıları hatırlayan mı var?

Krallar zaten yaptıklarının hesabını bir şekilde veriyor, fakat ya soytarılar.

Ölümlü dünyada 3 kuruluşluk menfaat için onuru, kişiliği rezil etmeye değer mi?