Balkan'ı hazırlayan ama benzerleri daha sonra da yaşanan bir örneği önce hatırlamak gerek. Bu olayı yaşayan kadının, Dame de Sion mezunu torunu, Ayverdi'ye anlatmıştır. 1878'de Türk-Rus Harbi sırasında anneannesi kırk günlük bebektir. Kendilerini koruyacak ordu çekildiği için Rus zulmünün nerelere kadar uzandığını bilen halk, bütün varını, malını-mülkünü bırakıp afetten kaçmaktadır. Genç loğusa da ailesiyle, bir muhacir kafilesine katılır. Bir koluna bebeğini, diğerine, tek taşıyabileceği yük olarak mücevher çıkınını alıp yollara düşer. Günlerce yürürler. Su içme gibi kısa aralıklar dışında, yürümek zorundadırlar. Düşman merhametsiz, zalim ama atlı, onlar yayadırlar. Çatlamış ayak tabanlarından kan sızmakta, yorgunluk ve açlıktan dermanları kesilmektedir. Ama bunlar, düşman zulmü ile karşılaşmaktan iyidir. Bir kuyu başında durup hem su içer, hem yüzlerini yıkayıp kuvvet tazelemeye çalışırlar. Loğusa kadın, iki bohçayı birden taşıyamayacak duruma gelmiştir. Birini feda etmeye karar verir. Yüzük, bilezik, broş, gerdanlıklarının bulunduğu mücevher bohçasını, düşman eline geçmemesi için kuyuya atarak kafile ile yürüyüşüne devam eder. Yollar uzun, yollar meşakkatlidir. Bir anda rüyadan uyanır. Dehşetle irkilip, kafileyi olduğu yere mıhlayan bir çığlık atar. Loğusa annenin kucağındaki, mücevher bohçasıdır. Kuyuya, mücevher yerine bebeğini atmıştır. Geçtikleri yolları geri tepip, yetişmek üzere dönüp koşmaya başlar. Ama kafile, genç annenin yolunu keser. Yarı sabır, yarı tehdit ile onu kendilerinden ayırmazlar. Dönse, düşman eline geçecek, kuyuya ulaşsa bile, taze çocuğun çoktan can teslim etmiş cesedine ulaşacaktır. Yüreği dağlanan anaya, ağlaya ağlaya yola devam etmekten başka çare kalmamıştır. İleride yine bir kuyu başında kafile durur. Uykuyu unutmuşlardır. Ama az da olsa dinlenmek durumundadırlar. Oldukları yerde, erimiş kurşun gibi yayılıp kalırlar. Kalkalım, dendiği zaman, arkalarından gelen bir başka kafileyi görürler. Kafile, korktukları gibi düşman değildir. Gelenler yaklaşınca, yüzler de seçilir. İçlerinde, lohusa ananın erkek kardeşi de vardır. Gözü yaşlı kadın, dağları inleten bir çığlık daha atar. Bu defaki, sevinç çığlığıdır. Çünkü, kardeşinin kucağında, bebeği vardır. Annenin kafilesinden sonra, kuyu başına gelenler, su çekmek için taşlara çarpa çarpa çektikleri kovanın içinde, bir bebek çıkarmışlardır. Bu kırk günlük yavrudur. Ayverdi, o kırk günlük yavruyu da, Ankara Üniversitesinde bir prof.un eşi olan torununu da tanıdığını belirtmektedir (1977, 36-39).
Yusuf gibi, kuyudan çıkan bebeğin şansını yakalayamayan, üç çocuğun dramını da Refik Halit yazar. Bozgunun, edebiyatımıza yansıyan yüzlerinden birisi Refik Halit'in Gurbet Hikâyeleri içinde yer alan Gözyaşıdır. İstanbul'da bir bey yanına hizmetçi olarak girmiş, Rumeli'nin Erfiçe köylerinden bir kadın anlatılır. Sarışın saçları kuru ota benzemektedir. Mavi gözleri, şekerlenmiş şuruplar kadar donuk, cansız, katı, suyu çekilmiş.. Dibe çökmüş bir tasa, kaygı tortusudur. Bu kadar kuru, kabuğa benzeyen göze sahiptir. Akşam rakısı zamanında ağız tadı kaçıracak bir tiptir. Onun için bey, ilk fırsatta savmayı düşünmektedir. Ama hikâyesini dinleyince savamaz. Balkan Savaşı'nda hududa yakın bir köyde yaşamaktadır. Köye akşamüstü, Düşman geliyor! Müslüman erkeği süngüleyecek ve Müslüman kadını kirletecek sözü yayılır. Mal-mülk ne varsa herkes bırakıp canını kurtarmaya çabalar. Üç çocuklu dul Ayşe de çocuklarını yanına alıp yola çıkar. Beş yaşındaki oğlu, atın terkisinde beline sarılmıştır, üç yaşındaki kızını kuşakla dizlerinden eğere bağlar, bir yaşına basmayan yavrusunu da uykuda kucağına alır. Tepelerden ara vermeyen bir kış yağmuru inmekte ve dinmek nedir bilmemektedir. Uzayan gece yolculuğunda bir süre sonra yaşlı beygir yürüyemez olur. Yere uzanıp kalır. Kafileden geri kalmak tehlikelidir. Büyüğü eline, ortancayı önüne, diğerini sırtına alarak çamur deryasında bata çıka yürümeye devam eder. Derman kesildikçe, üç çocuğundan birini feda edip hiç olmazsa ikisini kurtarmayı düşünür. Ama hangisini, karar veremez. Islak bedeni terlemektedir. Dizlerine kadar çıkan çamurda sürükleyerek götürmeye çalıştığı sıra, sol kolunun gevşeyip açıldığını yarı uyanık hisseder. Bir süre sonra omzundan, kendini saran minik eller de gevşeyip çözülmüştür. Yani Emine'si ile Osman'ı dökülmüştür. Bir ümit, Ali'sine, çık sırtıma der. Tan ağarırken, ıslak bir Ay-Yıldızlı bayrağın görüldüğü kasabaya girerler. Tek yükünü, bir cephane sandığının üstüne indirir: Kurtulduk Ali, kalk Ali! demektedir. Fakat anlamak istemediği gerçek başına gelmiştir. Saatlerce sağnak altında, çamur içinde ceset taşımıştır. Ana yüreğiyle, kesintisiz gece yağmuru gibi ağlar ve bir daha gözlerinden yaş çıkmaz. Kuru böcek kabuğu gibi gözlerinden, istese de bir daha ömür boyu yaş akmaz (Karay, 2000, 37-41).
Balkan faciası, sadece Urumeli Türklerini etkilememiştir. O günler, Çorum'da ortaokulda okuyan bir çocuk olan Cumhuriyet devrinin ünlü hukukçularından Hıfzı Veldet, Balkanlar'da halkımızın çektiklerini anlatan Türk Uyan adlı bir broşürü, gözyaşları içinde okuduklarını anlatır.
Ayverdi, Balkan Harbi'nde yedi yaşına bile girmemiş bir çocuktur. Camilere hatta izbelere sığınmış muhacir kâfileleri arasına yardım gayreti ile katılan ailemiz fertleri ile beraber ben de Bulgar mezaliminin kurbanlarını, yaralılarını, hastalarını gördüm ve ağlayanlarla beraber ağladım. Gülenler olmadığı için ise hiç gülemedim der (Ayverdi, 2004, 196).
Ağlanacak günler ilmik ilmik hazırlanmıştır.
BALKANLAR'DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI
Jön Türkler, 'İstanbul ve Selanik'te; Türk yok, Bulgar yok, Ermeni, Rum, Arnavut yok, Hıristiyan ya da Müslüman yok, sadece Osmanlılar var, sultana ve anayasaya sadık, sultan ve anayasa karşısında eşit yurttaşlar var' diye nutuk çekerken, Tiran ve Elbasan'da toplanan milliyetçi Arnavutlar, Arnavutçanın Arnavutluk'ta resmî dil olması gerektiğini savunuyor, salt Arnavut okulları açılmasını talep ediyorlardı. Manastır'da toplanan kongrede Latin Harfleriyle bir Arnavut Alfabesi meydana getirmeye karar verildi. Sözlükçü Sami Bey'in yeğeni Mithat Bey, Arnavutça bir gazete çıkarmaya başladı. (Andonyan, 1999, 171-172). 1878 Berlin Konferansında, Arnavutluk'un bir kısmının Sırbistan'a terki gündeme geldiğinde Osmanlı Devleti'nin de desteğiyle Prizren'de Arnavutlar tarafından Arnavut Milletinin Haklarını Müdafaa Cemiyeti kurulmuştu. Fakat sonra cemiyet etrafında kümelenen fesatçı, ayrılıkçı beş-on kişi; Biz yeminimizde dinin mevzubahis olmadığına ve her şeyden önce Arnavut olduğumuza karar verdik diyerek, Osmanlı Devleti'nin diğer Osmanlı toprakları gibi Arnavutluk'u da vereceğini telkin ediyorlardı. Bu grup, tek idare adı altında Yanya, Manastır, İşkodra ve Kosova vilayetlerinden oluşan bir özerk bölge kurmayı telkin etmişlerdi (Tuncer, 2012, s.31-32). Ayrılıkçılık virüsü, bundan sonra neşv ü nema ortamını Balkan Harbi yıllarında bulacaktır.
Balkan Harbi öncesinde çoğunluğu Müslüman ve asırlarca Osmanlı'ya bağlı olan Arnavutluk'ta isyan vardır. İttihat ve Terakki'nin sözcüsü durumunda olan Hüseyin Cahit'e göre, Meşrutiyet hükümeti, vergi ve asker toplamak istemekte, Arnavutlar vergi vermemek için Firzovnik'te toplanmışlar gösteri düzenlemektedirler. Akserî bir harekâtla duruma hâkim olunmak istenir. Bunun üzerine 100 kişi ölür, 6 asker şehit olur 14 yaralı vardır (Ağustos-Eylül 1909, Yalçın, 1976, 151). Durum, Meclis'te de tartışmalara sebep olmaktadır. Arnavutluk isyancıları, Üsküp'e girmişler, iş büyümüştür. Hükümet, istenen ayrıcalıkları tanıyarak çözüm bulur: Arnavut kur'a erleri, görevlerini yalnız Rumeli'de yapma haklarını elde etmişler, ayrılıkçılık ilerlemiştir (Eylül 1912; Yalçın, 1976, 173-174).
Balkan Harbi sırasında Jön Türk ileri gelenlerinden Arnavut asıllı İsmail Kemal İstanbul'dadır. Bir Fransız gazeteci, kendisi ile görüşmesinde; Bulgarlar Osmanlıyı mağlup ettiler der. Hiç üzülmedi tespiti, can alıcıdır. Onun kafasında, yenilgi ardından, gelecek Arnavutluk bağımsızlığı vardır. Adriyatik boyunca 400 km. uzunluğunda, 120 km. eninde bir bölge, ayrı devlet olacaktır. Avrupa'nın ilk kararı, onları özgür kılmak olur. Fransız gazeteci, bir sabah İsmail Kemal'i elinde bavul otelden çıkarken görüp, nereye gittiğini sorar. Cevap: Vapura yetişeceğim. Arnavutluk beni bekliyordur. Birkaç gün sonra, Avlonya'da toplanan Mebusan Meclisi tarafından İsmail Kemal'in, geçici hükümet başkanı tayin edildiği haberi alınır (Lauzan, 131-134).