Bruce Alexander, Kanadalı bir psikoloji profesörü. Çalışma alanı “bağımlılık”. Artık emekli olmasına rağmen çalışmaya, konferanslar vermeye, kitaplar yazmaya, yani öğretmeye devam ediyor. Bir derdi var çünkü!

***

Bay Alexander'ın derdi bugün hastalık diye adlandırılan ve hastanelerde ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılan bağımlılığın temelinde sosyal sorunların olduğunu göstermek. Kuru bir iddia değil onunkisi. Ben haklıyım demenin, “yaşı yetmiş, işi bitmiş” durumundaki Bay Alexander'a kazandıracağı bir şey yok. Ancak Alexander'ın görüşlerinin kabul edilmesi, bağımlık konusuna, bağımlı dediğimiz kişilere bambaşka bir gözle bakmamızı sağlayabilir. Örneğin bağımlılığı daha gelişmeden önleyebilir, başvuran bağımlıların sayısını azaltarak sağlık kuruluşlarının yükünü hafifletebilir, dünyanın en güçlü ekonomilerini bile sarsacak düzeyde artan sağlık harcamalarını bir nebze azaltabilir.

***

Bağımlılığın bir hastalık olduğu görüşü yeni değildir. ABD'li psikofarmokolog Avram Goldstein 1979'da şöyle diyordu:

Bir maymunun eline bastığı zaman kendisine eroin enjekte edecek bir düğme verirseniz kısa süre içinde diğer aktivitelerinin önüne geçecek biçimde düzenli aralıklarla eroin kullanır hale gelir, yani gerçek bir bağımlı olur. Bu diğer hayvan türlerinde (özellikle sıçanlarda) da görüldüğü için eroine herkes kolay ulaşabilse ve kullanımını engelleyici sosyal baskılar olmasa kısa süre içinde insanların büyük kısmı eroin bağımlısı olur.

Halen birçok bilim adamı ve devlet yetkilileri bu görüşü kabul etmekle birlikte insanlık tarihine baktığımız zaman bu görüşün desteklenmediği açıkça görülür. Örneğin tarihte eroin ve morfinin serbestçe bulundurulduğu hatta azımsanmayacak kadar kullanıldığı kültürler, topluluklar olmasına rağmen bağımlıların sayısı oldukça sınırlı görünmektedir. İngilizce sözlüklerde bağımlılık (addiction) kelimesinin ilk kez yer aldığı tarihin 1906 olması da sanıyorum ki modern çağlara gelinceye kadar, bugün bağımlılık yapıcı madde diye bildiğimiz maddelerin yüzyıllardır var olmalarına rağmen önemli bir sorun oluşturmamış olmalarındandır.

***

Avram Goldstein'ın yukarıdaki sözleri söylediği yıllarda, Bay Alexander, onula aynı türden deney hayvanlarını ve aynı bağımlılık yapıcı maddeleri kullanarak başka bir deney yapmıştı.  Bay Alexander, sıçanları Goldstein gibi daracacık kafeslerde tek başına tutmak yerine ufak bir topluluk oluşturacak biçimde ve tabanı standart kafeslerin 200 katı genişlikte, bol yiyecek vs. içeren rahat ortamlara koyarak bağımlılık geliştirme deneyini tekrarladı. Fiziksel ve sosyal olarak rahat ortamdaki sıçanlar bağımlılık yapan maddeyle nerdeyse ilgilenmiyorlardı bile. Daha sonra Alexander, bağımlı hale getirilmiş sıçanları yine aynı ortamlara koyarak deneyi tekrarladı. Standart kafese konulan sıçanlar bağımlı oldukları maddeyi almaya devam ederken, rahat ortamdakiler suyu tercih ediyorlardı.

Bay Alexander, bu deneyle bağımlılığın hem ortaya çıkışında hem de tedavisinde tıbbi olmayan bir yön olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Sıçan Parkı Deneyi adıyla meşhur olan bu deney bağımlılıkta fiziksel ve sosyal çevrenin önemini gösteriyordu.

***

Bunları yazarken maksadım ne sayın okuyucularıma bilim tarihi dersi vermek ne de uzmanlık alanım olmayan “bağımlılık” konusunda akıldanelik yapmak.

Bu konuya değinmek geçenlerde Akyokuştan Konya'ya bakarken aklıma düştü. Bir kaç yıl önce genellikle küçük de olsa bir bahçe içinde tek katlı evlerin bulunduğu alanların yerini hızla devasa apartmanlar alıyordu. Şartları çok iyi olmasa bile geniş sayılabilecek bir alanda yaşayan insanların bir apartmanda üst üste hanelerde yaşamaya başlaması acaba onların psikolojilerini ve sosyal hayatlarını nasıl etkileyecekti?

Kişisel olarak, “Kentsel Dönüşüm” kararları verilirken yetkililer sadece şehir planlamacıları ve mimar-mühendislerle çalışmıyorlardır, sosyologları, psikologları, psikiyatristleri de ekiplerine dahil ediyorlardır diye düşünüyorum. Ama bu şehirde yaşayan bir okur-yazar olarak, hani olur ya belki unutulmuştur diye, vakit çok geçmeden, ufacık bir hatırlatmada bulunayım dedim.  

***

Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. (Mevlana)