Alım gücü erozyona uğradı. Ekonominin nabzı; pazar tezgahının önünde durup cüzdanındaki son parayı hesaplayan memurun, ay sonunu getirebilmek için kredi kartı limitleriyle satranç oynayan işçinin ve maaş günü gelmeden cebi boşalan emeklinin mutfağında atar.
Bugün sokağa çıktığınızda, kiminle konuşursanız konuşun lafın dönüp dolaşıp geldiği tek bir ortak payda var: Erimekte olan alım gücü.
Son yıllarda hayatımızın tam merkezine yerleşen ve adeta kronik bir rahatsızlığa dönüşen enflasyon, en ağır faturayı kuşkusuz sabit gelirlilere kesiyor.
Maaşlara veya ücretlere yapılan artışlar, henüz çalışanın cebine girmeden market etiketlerindeki, faturalardaki ve kiralardaki artışlar karşısında eriyip gidiyor.
İstatistiksel olarak açıklanan rakamlar ile mutfakta yaşanan "hissedilen enflasyon" arasındaki makas açıldıkça, toplumun geniş kesimleri için hayat standartlarını korumak bir yana, temel ihtiyaçları karşılamak bile bir mücadeleye dönüşüyor.
Bu erozyonun en tehlikeli boyutu, toplumsal dengenin çimentosu olan orta sınıfın hızla alt gelir grubuna doğru kaymasıdır.
Eskiden sabit bir maaşla çalışmak; ev sahibi olabilmenin, bir araba parası biriktirebilmenin, çoluğunu çocuğunu rahatça okutabilmenin ve yılda bir kez olsun nefes alacak bir tatil yapabilmenin güvencesiydi.
Bugün ise sabit gelirli için bu hedefler neredeyse hayal kategorisine itilmiş durumda. Gelirin aslan payı barınma ve gıdaya ayrılırken; sosyalleşme, kültür-sanat, eğitim veya birikim gibi insani ve sosyal ihtiyaçlar tamamen lüks haline geldi.
Ev kiralarının asgari ücretle yarıştığı, gıda sepetinin her hafta daha az ürünle dolduğu bir denklemde sürdürülebilirlikten söz etmek imkansızdır.
Borçla borcu kapatma döngüsüne giren hane halkları, geleceklerinden çalarak, bugünü kurtarmaya çalışıyor. Ancak gelecek de bir gün "bugün" oluyor ve o zaman ertelenen sorunlar daha devasa bir kriz olarak karşımıza dikiliyor.
Aslında temel sorun gelir dağılımı ve fiyat istikrarı. Gelişmiş ve sağlıklı ekonomilerin omurgası, üretilen katma değerin adil bir şekilde bölüşülmesidir.
Enflasyonist ortamlarda ise para serbestçe el değiştirirken servet transferi tersten işler: Sabit gelirliden alınır, sermayeyi ve fiyat belirleme gücünü elinde tutan kesimlere aktarılır. Bu da gelir adaletsizliğini derinleştirir.
Sadece maaş zamlarıyla bu yangını söndürmenin mümkün olmadığını artık hepimiz görüyoruz. Çünkü kontrol altına alınamayan bir fiyat istikrarı ortamında yapılan her zam, birkaç ay içinde etiket ayarlamalarıyla erimeye mahkumdur.
Asıl mesele, yapılan zammın büyüklüğü değil; o paranın satın alma gücünün ne kadar süre korunabildiğidir.
Sabit gelirlinin sabır sınırını zorlayan bu erozyonu durdurmak için;
Geçici ücret artışları yerine enflasyonu kalıcı olarak düşürecek bütüncül ve kararlı adımlar atılmalıdır. Tarladan sofraya kadar olan aracı zincirindeki maliyet baskıları ve haksız fiyatlamalar etkin şekilde denetlenmelidir. Dar ve orta gelirlinin üzerindeki dolaylı vergi yükü hafifletilmeli, az kazanandan az, çok kazanandan çok alan adil bir vergi sistemi güçlendirilmelidir.
Sonuç olarak; mutfağın yangını sönmeden, sabit gelirlinin alım gücü insanca yaşayabileceği bir seviyede istikrara kavuşmadan ne ekonomik büyüme rakamları toplumda bir karşılık bulur ne de yarınlara dair güven tazelenir. Çarkların sağlıklı dönmesi isteniyorsa, önce o çarkı döndüren alın terinin değeri korunmalıdır.