Sanayileşme, büyüme rakamları, üretim hedefleri... Ekonomi bültenlerinde her gün büyük sayılar uçuşuyor. Ancak bu parlak rakamların ve yükselen binaların gölgesinde, sessiz sedasız yaşanan ve toplum olarak alışmamamız gereken ağır bir gerçek var! İş kazaları ve iş cinayetleri.

İş kazası dediğimiz şey, çoğu zaman bir anlık dikkatsizlik ya da "kaza" kelimesinin arkasına saklanan bir ihmaller zinciridir. Ancak meselenin en can yakıcı boyutu; bu zincire henüz hayatının baharındaki gençlerin, çocukların takılması ve her yıl binlerce insanın bir daha eskisi gibi olamayacak şekilde engelli kalmasıdır.

Erken yaşta ağır sorumluluklar alan çocuklar bu durumun en mağdur olan tarafı. İşte olayın can yakan tarafı da kararan geleceklerin yok olan hayatların cevabının verilememesidir.

​Sanayide, tarlada, inşaatta veya sokakta çalışan gencecik bedenler; yetersiz eğitim, iş güvenliği ekipmanlarının yokluğu veya tedbirsizlik yüzünden ağır bedeller ödüyor.

Stajyer ya da çırak adı altında iş yerlerine giren ve yaşamı öğrenmesi beklenen gencecik fidanların, tedbirsizlik yüzünden ömrünün baharında aramızdan ayrılması, sadece ailelerin değil tüm toplumun vicdanında derin bir yaradır.

Bir ülkenin çocukları ve gençleri iş yerlerinde can veriyorsa, orada geleceğe dair kurulan cümleler eksik kalmaya mahkûmdur.

İş kazalarının en az ölüm kadar acı, fakat çok daha az konuşulan bir başka yüzü daha var. İş kazası sonucu engelli duruma düşenler...
​Bir gün önce kendi ayakları üzerinde duran, evine ekmek götüren, hayalleri olan bir insan; bir iş makinesinin, yetersiz korunan bir iskelenin ya da bir anlık denetimsizliğin sonucunda ömür boyu sürecek bir engelle baş başa kalabiliyor.

İstatistik verilerinde "yaralanma" veya "iş göremezlik" başlığı altında birer sayıdan ibaret görünen bu insanlar, kazadan sonra tek başlarına devasa bir mücadeleye girişiyor.
​Bu mücadele sadece fiziksel bir rehabilitasyon süreci değil; aynı zamanda psikolojik, sosyal ve ekonomik bir var olma savaşıdır.

İş gücünü kaybeden birey, bir anda üretim sürecinin ve sosyal hayatın dışına itilme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Yıllarca süren tazminat davaları, alınamayan haklar ve bozulan aile dengeleri, kazanın yarattığı tahribatı daha da derinleştiriyor.

Zaten engelli bireyler için hayatın kolay olmadığı bir kent düzeninde, sonradan engelli kalan bir çalışanın hayata yeniden tutunması katbekat zorlaşıyor.

​İş sağlığı ve güvenliğini bir "maliyet kalemi" olarak gören anlayış değişmediği sürece bu acıları konuşmaya devam edeceğiz. Oysa biliyoruz ki;
Gerçek denetimler kâğıt üzerinde kalmadığında,
​Çocuk işçiliğiyle kararlı ve tavizsiz bir şekilde mücadele edildiğinde,
​Mesleki eğitimde ve staj süreçlerinde iş güvenliği birinci şart haline getirildiğinde,
​İşvereninden çalışanına kadar HERKES iş güvenliğini bir kültür olarak benimsediğinde bu kazalar önlenebilir.

Hiçbir üretim hedefi, hiçbir ekonomik kazanç bir insanın uzvundan, sağlığından ve hayatından daha değerli değildir.

Yaşamını kaybeden canları geri getiremeyiz; ancak iş kazaları nedeniyle engelli kalan yurttaşlarımıza sahip çıkmak, haklarını korumak ve en önemlisi yeni canların, gençlerin ve çocukların bu çarkın arasında ezilmesini önlemek hepimizin ortak insani ve vicdani sorumluluğudur.
​Geleceğimizi iş kazalarına ve ihmallere kurban vermemek dileğiyle...