Günaydın hayat. Her sabah fırınların bacası tütsün, otobüsler durağa yanaşsın, fabrikalarda çarklar dönsün diye sokaklara dökülüyoruz. Ekonominin büyüme rakamlarından, enflasyon verilerinden, ihracat rekorlarından bahsedip duruyoruz. Oysa her sabah üretimin ve hayatın devam etmesini sağlayan o görünmez devasa çarkı gözden kaçırıyoruz: Ev içi bakım sorumluluğunu.
Çocukların beslenmesi, hastaların ilacı, yaşlıların bakımı, çamaşır, bulaşık, temizlik... Ailede biri hastalandığında ya da yaşlandığında sistemin tüm yükünü üstlenen, hayatından, kariyerinden, emekliliğinden sessiz sedasız feragat eden o kadar çok insan var ki. Daha doğrusu "o kadar çok kadın" var ki!
Birleşmiş Milletler’in son verileri, bu acı ama çıplak gerçeği tokat gibi yüzümüze çarpıyor: Dünya genelinde tam 708 milyon kadın, sırf evdeki yaşlıya, hastaya ya da çocuğa bakmak zorunda kaldığı için iş gücünün dışında tutuluyor. Peki ya erkekler? Aynı gerekçeyle iş gücüne katılamayan erkek sayısı sadece 40 milyon.
Aralarındaki devasa fark, meselenin sadece bireysel tercihlerle değil, toplumsal olarak kadınlara yüklenen katı rollerle ilgili olduğunu açıkça gösteriyor.
Dünyadaki durum böyleyken, iğneyi de çuvaldızı da kendimize batırma vakti. Türkiye’de durum çok daha derin bir yara. Kadınların iş gücüne katılım oranının zaten düşük olduğu ülkemizde, bakım sorumluluğu kadınların omuzlarına adeta bir zorunluluk olarak yüklenmiş durumda. Nitelikli ve erişilebilir kreşlerin azlığı, yaşlı bakım merkezlerinin yetersizliği veya pahalılığı, kamusal bakım hizmetlerinin sınırlılığı derken, hane içindeki tüm bakım işleri doğrudan kadının ihalesi haline geliyor.
Bir kadın anne olduğunda ya da evde bakıma muhtaç bir büyük olduğunda, çoğunlukla işini bırakmak zorunda kalan ilk kişi oluyor. Bu durum sadece kadının ekonomik özgürlüğünü elinden almakla kalmıyor; emeklilik hakkını, sosyal güvencesini ve geleceğini de çalıyor.
Sadece bir aile meselesi değil, ağır bir ekonomi meselesi ev içi bakım emeği… iktisat literatüründe genellikle "karşılıksız emek" olarak adlandırılır. Ancak bu karşılıksız emek olmasa ne piyasa ekonomisi sürdürülebilir ne de sosyal düzen sağlanabilir. Kadınlar, devletin veya özel sektörün üstlenmesi gereken bakım hizmetlerini kendi hayatlarından çalarak bedelsiz bir şekilde üstleniyor.
Şirketler için verimlilik kaybı, ülkeler için potansiyel iş gücünün atıl kalması demektir bu. Kadınların iş gücüne katılamadığı bir ülkenin ekonomik kalkınmadan, sürdürülebilir büyümeden bahsetmesi sadece bir hayaldir.
Bu tabloyu değiştirmek bir lütuf değil, bir zorunluluktur. Bireylerden kurumlara, şirketlerden devlete kadar herkesin bu görünmeyen emeği görünür kılması ve sorumluluk alması gerekiyor.
Kamusal bakım hizmetlerinin her mahalleye yaygınlaştırılması, her çocuğun kaliteli ve erişilebilir kreş hakkına sahip olması şarttır.
Şirketlerin ebeveynlik iznini sadece annelere değil, babalara da eşit ve zorunlu şekilde sunması; erkeklerin de bakım sorumluluğunu üstlenmesini teşvik edecektir.
Evdeki bakım işi bir "kadın görevi" değil, ortak yaşamın getirdiği eşit bir sorumluluktur. Aile içinde bu bilincin yerleşmesi, eğitimden medyaya kadar topyekûn bir zihniyet dönüşümü gerektirir.
Sözün özü dostlar; süslü istatistikleri, büyük ekonomi söylemlerini bir kenara bırakalım. Gerçek şu ki; evlerde, hastanelerde, kreşlerde, mutfaklarda, görünmeyen yüz binlerce köşede bu dünyayı kadınların bakımı ve emeği ayakta tutuyor.
Bize kadınlar bakıyor, gerisi gerçekten yalan!