Uzun zamandır ülkenin üzerinde kara bulutlar dolanıyordu. Ülke insanı sarhoş mahkûmlar gibi gözle görülmeyen bir otoritenin gözle görülmeyen fakat içlerine, işlerine, hücrelerine nüfuz eden o bulanık sis ve ardında gizlediği uyuşukluk ilacının etkisi altında, bir çarkın dişlileri arasında umarsızca kendine yüklenen görevi yerine getirmeye çalışıyordu. Onlar öyle bir sarhoşluk içindeydiler ki başlarını gökyüzüne kaldırıp nicedir ortalığı karartan kapkara bulutlardan bihaber yaşıyorlardı.

Ülkede sanatkârlar, yazarlar, çizerler nicedir sayfalar, tuvaller dolusu kırmızı eserler üretiyordu. Tuvallerde yemyeşil otlar, bembeyaz kuzular, rengârenk çiçekler tek renkti: Kırmızı. Anlatılan sayfalar dolusu hikâye, roman, şiir, fıkra, masal akla gelebilecek her yapıt kıpkırmızıydı. Ressamın fırçasına, yazarın mürekkebine kan bulaşmıştı.

Bir sabah aralarından biri uyandı ve gökyüzüne baktı. Ülke semalarını dolduran mevsimsiz kara bulutları o zaman fark etti. Diğerleri hâlâ uykudaydı. Öyle derin uyuyorlardı ki sanki üzerlerine ölü toprağı serpilmişti. Havayı kokladı. Mevsimsiz rüzgâr ne bir yaprak, ne bir çiçek, ne bir deniz, ne bir yaprak, ne bir çam ne de dağların ve içinde yetişen envai çeşit bitki, ıtır, nebatat kokusu getirmiyordu.

Hava adeta kokusuz fakat ağırdı. Silkelenip biraz kendine geldi. Serin hava sanki sarhoşluktan eser bırakmamıştı. Bir zamanlar cennet namzedi ülkenin geldiği son hale baktı. Yine bir zamanlar daha kendisi çocukken katıksız ekmeğin, çeşme suyunun; toprağın bağrında yetişen türlü nebatatın tarifsiz kokusu ve eşsiz tadını hatırladı. O zamanlar evlerde anne babalar anne baba, çocuklarsa çocuktu. Saygı da, sevgi de yerinde ve dozundaydı. Çocuklara verilen sevgi, büyüklere gösterilen saygı. Ne ara işler bu hale gelmişti? Su gibi akıp giden zamanın içinde düzen nasılda üç yüz altmış derece tersine dönmüştü.

Neredeyse tüm hayallerini yerine getiren, gözleri boyayan göz boyayıcı devin adı teknolojiydi. Yalnızca hayalleri yerine getirmekle yetinmemiş aynı zamanda tüm hayal güçlerini de sömürüp gitmişti. Bir zamanlar hayal bile edemeyecekleri birçok şeye bugün sahiplerdi. Fakat işte hayalsizdiler. O göz boyayıcı dev, hepsinin hayallerini çalmıştı. Artık tüm çocuklar sönmüş balonlar gibi sönük ve donuk gözlerle bakıyordu etrafa. Zaten nadiren bakıyorlardı etrafa. Zira çoğunlukla baktıkları yer ekranlardı. Hayal gücüyle beslenen dev o ekranlar aracılığıyla yaydığı zehirli gaz sayesinde etkisi altında tutuyordu onları.

Sokaklara çıksa haykırsa, uyanın silkelenin, kendinize gelin, fark edin dese kaç kişiyi kendine getirebilirdi. Kaç kişi onu akıllı insan yerine koyup dinlerdi. Muhtemelen hepsi 'hadi git işine adam sende' diyip başları yerde işlerine giderdi. İçi sızladı. Gözleri yaşardı. Sabahın serin yeli, saba yeli içini ürpertti. Aynı anda kulağına fısıldadı. Ya Fettah!

Sadırları, işleri, akılları açan, genişleten, ferahlatan; zafer bahşeden zaferler bağışlayan hep O. Ol demeden yaprak kımıldamaz. Karanlık gecede kara karıncanın haneye mi daneye mi gittiğini bilen ve gören yegâne güç hep O. Ona dayan ve sığın. Ondan iste Ona yönel. İşlerini zalime mühlet veren fakat asla ihmal etmeyen yüce yaratıcıya havale et. O mutlaka bir hal çaresi gösterecektir.