Aylardan Ağustos... Şehr-i Mevlana soğuk ve uzun denilebilecek bir kış ve ilkbaharın ardından, “bu yıl yaz gelmeyecek herhalde” söylemlerinin ardından yanıyor. Dışarısı 35 derece! Sıcak, sımsıcak bir gündüzün gecesi, tek başınasın!

Şimdi hayal etmeni istiyorum. Tek başına bir alışveriş merkezine gidiyorsun. Farklı farklı renkler, sesler, şekiller cümbüşü içerisindesin. 

Kalabalık bir insan seli etrafında akıp gidiyor, sen de (sanki) diğer programlanmışlar gibi vitrinlere bakıyorsun. Çevrendeki herkes gibi acele içinde ve sıkıntılı bir şekilde arayış içerisindesin.

Bakışlarını vitrinlerde gördüğün, sahip olmak istediğin bir nesneden diğerine kaydırıyor, bir dükkandan diğerine koşuyorsun. 

İçinde o an için nedenini bilmediğin, farkında olmadığın, kendini kontrol edemediğin bir biçimde o nesnelere sahip olma isteği var. Bazen pahalı bir elbise, bazen son model bir cep telefonu ya da seyahat acentelerinin tatil afişleri. 

Tüm bunları görüp sahip olmak isterken, kalp atışların hızlanıyor. Bir ara çevrene bakıyorsun. Tüm insanlar sanki hipnotize olmuş gibi. İhtiyacı olsun ya da olmasın dükkanlara koşturuyor, sağa sola akıyorlar.

Ve bir an!birdenbire garip bir şeyler oluyor. Alışveriş merkezinin ışıkları sönüyor, müzik kesiliyor ve etrafı belki biraz da gizemli bir sessizlik kaplıyor. Bir kenarda durup herkes gibi jeneratörlerin devreye girmesini bekliyorsun. Ancak ışıklar bir türlü yanmıyor. Biraz sonra için sıkılmaya başlıyor, buradan bir an önce çıkmak istiyorsun. Lakin çok kalabalık ve zifiri karanlık, hareket edemiyorsun, olduğun yerde kalıyorsun...

Bir süre sonra karanlığa gözlerin alışıyor. Etrafındaki insanları net olmasa da görebiliyorsun artık. Az önceki şatafattan, koşturmacadan, seslerden eser yok. Arkanı dönüp vitrine bakıyorsun, az da olsa kendi yansımanı görüyorsun. Bu sessizlik ve karanlık programının durmasına, tabiri caizse aklının başına gelmesine neden oluyor. “ o kadar da ihtiyacım yoktu, neden geldim ki buraya” diyorsun kendi kendine.

İnsanoğlunun hakikati görmesi için karanlığa düşmesi mi gerekli?

Alışveriş merkezinde bir süre daha geçtikçe, “şey” in çoğulu olan “eşya” ya, “nesne”ye bağlılığını fark ediyorsun. Az önceki renkli, süslü, ışıl şıl, koşturmaca içersindeki ortam kaybolmuş. Bu durum her geçen saniye ferasetinin artmasına neden oluyor. 

Tabiri caizse çevrenizdeki herkes ne “eşya”nın ne de zahiri görünüşü itibariyle insanın peşindedir. Tüm insanlığın tutku dolu arayışı aslında bu feraset sonrası “öz” e yöneliktir. Hz. Muhammed (sav), bir hadisi şerifinde; “ Rabbim bana eşyanın hakikatini göster!” demiştir.

Alışveriş merkezinde arzu, hırs, tatminsizlik ve eşyaya bağlılık dolu bir şekilde gönülleri titreyen insanlar, istisnasız aynı arayış içerisindedirler.

İşte içinde bulunduğumuz zaman ve mekan boyutunda insan ve eşyanın sırrını çözüp hakikatin kapısını bulabilirsek, sonsuzluğun kapısı bizlere açılacaktır.

Peki o halde neden açgözlülükle hiç durup dinlenmeden bu dünyayı tüketiyor, insanları ve çocukları istismar ediyoruz?

Neden, “kendin pişir kendin ye!” diyoruz? Diğer bir açıdan, neden “kendin pişir, başkalarına da yedir!” diyemiyoruz? 

Neden hesaplar alman usulü ödeniyor? Nerden çıktı bu alman usulu?

Neden beni sokmayan yılan bin yıl yaşıyor?  O yılan çevredeki herkesi soktuktan sonra sıra bana gelmeyecek mi?

Neden her koyun, kendi bacağından asılıyor? Mahalle asılan koyunların kokusu yüzünden yaşanmaz hale gelmeyecek mi?

Bizler neyin bağımlısıyız?

Bizler neyin delisiyiz?

Deli olmasak bu şekilde davranışlar sergiler miydik?

Deliyiz diyorum, çünkü doyumsuzuz. Bıkıp usanmadan, büyük bir ihtirasla çevremizde ne tür bir eşya/nesne varsa sahip olma dürtüsüyle tüketiyoruz. Hangi akıllı insan, bir gün önce büyük bir arzuyla sahip olmaya çalıştığı “eşya”yı ertesi gün çöpe atar?

Dinleyiniz Şehr-i Mevlana'dan bizleri, Mevlana hazretleri ne diyor:

“Renk renk olan camlar kalmayınca o zaman bir renk olan nur seni şaşırtır, hayran bırakır. Nuru camsız görmeye alış da cam kırılınca kör olmayasın. Yani şekle, surete, dış güzelliğe kapılma, o güzelliği vereni düşün. Güzeller olmaksızın, o güzeller güzelini gönlünde bulmaya çalış. (Hz. Mevlana-Cevahir-Mesneviyye cilt 1 s.356)”

İşte sevgili dostlar alışveriş merkezindeki yaşanan sendromu Mevlana'nın yukarıdaki satırlarından daha iyi ne açıklayabilir. 

Renki camlar, ışıl ışıl dükkanlar, en iyi ve en yeniler peşinde koşanlar, şarkılar eşliğinde koşturanlar, ne aradığını bilmeyen, arayış içindeki insanlar, aradıklarını ”eşya” zannedip ona bağlananlar ve hemen ardında bir karanlık anıyla ortaya çıkan bir başka alem! Devamında bir iç hesaplaşma!. Eşyanın hipnotizesinden kurtulma, gerçeği görebilme anı! Huzur, barış, özgürlük ve kurtuluş!..