banner5

Kudüs insanlığın imtihanıdır

“Batı’nın Kudüs için bir şey yapacağı yok. Ne yaparsa Türkiye olarak biz yapacağız. Bu da askeri ve ekonomik güçle olur” diyen Konyalı Kudüs şairi Osman Avanoğlu, Kudüs’ün tüm insanlığın imtihanı olduğunu vurguladı

12 Mayıs 2021 Çarşamba 12:08
Kudüs insanlığın imtihanıdır

“Gitmeden önce en azından Doğu Kudüs’te ve Batı Şeria’nın muhtelif şehirlerinde Filistin askerinin, polisinin, Filistin hakimiyetinin olduğunu zannediyordum. Kudüs’e vardığımızda ilk şoku yaşadım. Her yerde Yahudi hâkimiyeti vardı. Mescid-i Aksa’nın kapılarında bile. İkinci şoku Mescid-i Aksa’nın avlusunda Yahudi askerlerini görünce yaşadım. Bir şok da El Halil şehrinde ve Hz. İbrahim Camisinde yaşadım. Camiye Yahudi askerlerinin gözetiminde turnikelerden geçerek girdik. Caminin yarıdan fazlasının sinagoga çevrilmiş olduğunu gördük.” Böyle dedi Kudüsname adlı şiir kitabını yayımlamadan önce Filistin’e seyahat eden şair Osman Avanoğlu. Kâh Darıca sahillerinde, kâh filmlere sahne olan Çınaraltı’nda duygularını kâğıda haykıran, bir dönemin acar gazetecisi şiirin, hatta şairin şifreleri ne anlattı.

Hangi tarihte nerede dünyaya geldiniz?

Aralık 1965 Konya doğumluyum. Üç kardeşin en küçüğüyüm. Aslen Selçuklu’ ya bağlı Başarakavak Kasabasındanım.

İlk ve ortaöğretimi hangi okullarda tamamladınız?

İlk ve orta öğrenimimi Konya’da tamamladım, üniversiteyi Ankara’da okudum. Mümtaz Koru İlkokulu, Mevlâna Ortaokulu ve Endüstri Meslek lisesinde okudum. Ardından Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesini bitirdim. Yüksek lisansı yine Konya’da Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yaptım.

Çocukluğunuzdan biraz bahseder misiniz? O günlere dair neler hatırlıyorsunuz?

Ailem köyden Konya’ya taşınmış rahmetli annem tandırını, ocağını şehrin göbeğinde Muhacir Pazarında kurmuş. Konya’da da köy yaşantısını terk etmemiş. Şehirde köy hayatı yaşadık diyebilirim.

Her yaz, her bayram tatilinde mutlaka Başarakavak’a dedeme giderdik. Çocukluğum Muhacir Pazarı ve Başarakavak’ta geçti.

O günlere dair bir anım aklıma geldi. İlkokul dördüncü sınıftaydım. Bizim zamanımızda kitaplar pahalı olduğundan ailem şimdiki zamanın aileleri gibi çocuk kitapları alamıyordu.

Bugünkü Devlet Tiyatrolarının olduğu yer İl Halk Kütüphanesiydi. Evimize de yakındı. Üye olup ödünç kitap alıyor, okuyup geri değiştiriyorduk. Ben kitabı alıyor okuyor ertesi günü değiştiriyordum. Kütüphane memuru bayan; “Bir günde kitap değişir miymiş, git bir hafta sonra gel” diyerek bana bir hayli kızdı. Buna çocuk aklımca bir çare bulmam gerekirdi. Daha çok kitap okumalıydım. Aldığım kitap bir günde bitiyordu. Hafta dolunca mahalleden iki çocuğu götürdüm, onları da üye yaptırdım. Birer kitap da onlara aldırdım. Kütüphaneden çıkışta hemen bir simit aldım, ikiye bölüp çocuklara verdim ellerinden kitapları aldım.

Artık her hafta bir simit alıp ikiye bölüyordum, çocuklara verip ellerinden kitapları alıyordum. Böylece bir simide hem kütüphane memurunu alt etmiş hem de bol kitap okuyordum. Unutmadan söyleyeyim simit 25 kuruştu. Şimdi düşünüyorum da bu çözüm, çocuk aklımla yaptığım muhteşem bir hareketmiş.

Gazeteciliğe, yanılmıyorsam siz de benim gibi Anadolu’da Bugün’de başlayıp daha sonra başka gazetelerde çalıştınız. Nasıl başladınız ve nerelerde çalıştınız?

Öğrenciyken çalışmam gerekiyordu. Aynı bölümde benden bir üst sınıfta olan ve İHA Ajans’ta çalışan bir arkadaşımın vasıtasıyla üniversitede okurken Ankara’da 1986 yılında Barış Gazetesinde başladım. Ardından İBA Ajans’ta çalıştım. Okul bitince Konya’ya döndüm. Konya’da çalıştığım ilk gazete Sabah Gazetesi Konya Bürosu’ydu. Ardından Anadolu’da Bugün Gazetesinde çalıştım. Anadolu’da bugün gazetecilik dönemimde ilk değil son çalıştığım yerdi. Konya’da çalışmaya başladığımda mesleki açıdan baya donanımlı bir durumdaydım.

Basın hayatınızdan aklınızda kalan enteresan bir hatıranızı anlatır mısınız?

Gazetecilik günlerimin her günü enteresandı. Her gün aksiyon, her gün bir diğer günden farklıydı.

Muhabirler şimdilerde nasıl yapıyorlar bilmem ama o zamanlarda sabah gazeteden çıkar, adliyede diğer muhabirlerle buluşur, hep beraber sırasıyla adliyeden sonra devlet hastanesine, emniyete gider, öğlene kadar haberleri toplardık. Zaferde bir kafede toplanır durum değerlendirmesi yapardık. Tam bir dayanışma vardı aramızda.

Bir gün Konya Ankara karayolunda çok ölümlü kaza olmuştu. Araç olmadığından ben gidememiştim. Güneş Gazetesinden Tamer Tevfik Sezen, sağ olsun fotoğrafları ve haber detaylarını vermiş ben de gazeteye dönüp haberini yazmıştım. Ertesi gün Rahim Özkaymak yazı işlerini arıyor, bir güzel fırçalıyor, haberi kim yaptıysa derhal yanıma gelsin diyor. Benim paçalar tutuştu. Zira Rahim Özkaymak Anadolu’da Bugün Gazetesinin sahibiydi. Kaza yapan otobüs de onun firmasınındı. Ben haberde ne firma ismini gizledim ne de fotoda firma logosuna bant attım.

Korka korka yanına gittim. “Kaza yerine sen mi gittin” dedi. “Ben gitmedim” dedim. “Fotoğrafları nereden aldın?” dedi. Güneş Gazetesinden aldığımı söyledim. “Niye sen gitmedin?” dedi. “Araç yok” dedim. Siniri biraz geçmiş, yumuşamıştı. Sonra ben bir başladım anlatmaya, malzemelerimiz yok, imkanlarımız kısıtlı, maaşımız yetmiyor, vs. vs. “Tamam tamam yeter” dedi. “Muhasebeye söyle maaşınıza şu kadar zam yapsın. Ali Rıza’ya söyle yeni bir fotoğraf makinası, yeni bir daktilo alsın.” dedi. Ben fırça yemeye, belki de kovulmaya gidip, zam alıp dönmüştüm.

Üniversite tercihiniz ve okul şartlarınız hakkında neler söylemek istersiniz?

Hiç dershaneye gitmedim, ders çalışmadım, yol gösteren olmadı, şunu şöyle bunu böyle yap diyen olmadı. Tercihler, sıralamalar saçma sapan. Sınava girdim, kazandım. Ders çalışmadım dedim ama ilkokuldan beri adeta kitap manyağıydım. Hep okurdum. Bu sayede kazandım üniversiteyi.

Üniversiteyi kazanıp Ankara’ya gittiğimde 17 yaşındaydım. Yol bilmem, iz bilmem, Arkadaşların içinde Konya’nın saf çocuğuyum. Tabi gözümüz sonradan açıldı o başka. Evde kaldım, yurtta kaldım, gençliğimi doya doya yaşadım. Maddi imkânım yeterli olmadığından öğrenciyken gazetecilik yaptım. Okudum, çalıştım, eğlendim, gezdim tozdum. Ankara’yı da doğal ve estetik güzelliği olmamasına rağmen çok sevdim.

Bir dönem Selçuk Üniversitesinde okutmanlık yaptınız ama devamını getirmeyip ayrıldınız. Neden böyle bir karar verdiniz?

Ankara’dan ev arkadaşım Nuri Şimşekler Fars Dili ve Edebiyatı Bölümünde Araştırma görevlisi olmuştu. Göreve başlamadan o da Sabah Konya Bürosunda çalışmıştı. Onun vasıtasıyla Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölüm Başkanı Prof.Dr. Erkan Türkmen tarafından davet edildim. O zamanlar Anadolu’da Bugün’de çalışıyordum. Fırsat ayağıma gelmişti. Hiç düşünmeden gazetecilik mesleğini sonlandırıp sözleşmeli okutman olarak Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümünde ders vermeye başladım.

YÖK’ten Araştırma Görevlisi kadrosu ve yüksek lisans programı açılması istendi. Galiba o dönem geç kalındığı için kadro da program da açılamadı. Erkan Hoca yüksek lisansa Fars Dilinde başlamamı söyledi. Ben Farsçam yeterli olmadığından pek yanaşmadım. Henüz askerliğimi yapmamıştım. Tecil zamanı geldi. Hava hastanesinden tecil ettirmem gerekiyordu. Askerliğimi tecil ettiremedim. Erkan Hoca’yı dinleyip Fars Dilinden yüksek lisansa başlasaydım tecil ettirecektim. Mecburen görevi bırakıp askere gittim. İki ay geçmeden bana istenen kadro geldi. Başkasına nasip oldu. Kendimi kısmetim değilmiş deyip avutuyorum.

Askerliği nerede yaptınız?

Benim askerliğim memuriyet gibi bir şeydi. Sabah kışlaya gidiyordum, mesai bitince eve dönüyordum. Askerliğimi Asteğmen olarak yaptım. Önce Tuzla Piyade Okulu’nda eğitim aldım ardından Kırklareli’nde 33. Piyade Tümeninde TOW Takım Komutanı olarak görev yaptım.

Emniyet Müdürlüğünde memuriyete ne zaman başladınız. Görevinizi ve ayrılma sebebinizi anlatır mısınız?

İlk memuriyet hayatıma Emniyet Genel Müdürlüğünde başladım. Askerden dönünce hangi kurum olursa olsun bir işe girmem gerekiyordu. Emniyet Genel Müdürlüğü sivil memur alımı için sınav açmıştı. Sınava girdim, kazandım, derece ile kazandığım için tercihim olan Konya Emniyet Müdürlüğü Yabancılar Şube’de mütercim tercüman olarak göreve başladım. Yaklaşık beş yıl kadar çalıştım. Fakat benim aradığım bu değildi dolayısıyla Millî Eğitim Bakanlığına müracaat ederek asli mesleğim olan öğretmenliğe yatay geçiş yaptım.

Öğretmenliğe nerede başladınız ve göreviniz sizi nerelere götürdü?

İlk görev yerim Tarsus Çağlayan İlkokuluydu. Burada iki yılın ardından Müdür Yardımcısı olarak görev yaptım. Tarsus’ta yaklaşık beş yıl kaldım. Şark hizmeti için Van Başkale’ye tayinim çıktı. Başkale Atatürk İlköğretim Okuluna okul müdürü olarak atandım. Bir müddet vekaleten Başkale İlçe Milli Eğitim Müdürü olarak görev yaptım. Şark hizmetimi tamamladım ve Konya Çumra’ya atandım. Aslında 8 yıl daha Başkale’de Milli Eğitim Müdürü olarak kalsaydım. O ünvanla tayinimi isteyebilecektim. Fakat ben 8 yıl beklemeyi düşünmeyip öğretmen olarak tayinimi istedim. Çünkü aklımda bir an önce Konya’ya dönme fikri vardı.

Evlilik hayatınızdan bahsetmek ister misiniz?

Eşim Tarım Bakanlığından emekli ziraat yüksek mühendisidir. 21 yıl çalışıp erkenden emekli oldu. Üç oğlum var, üçü de üniversitede okuyor. Mehmet Oğuzhan İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde, Alperen Hukuk Fakültesinde, Hasan Selçuk da Turizm Fakültesinde okuyor.

Şiir yazmaya ne zaman başladınız?

Yazma kabiliyeti bana okuma aşkımın ve gazetecilik mesleğinin armağanıdır diyebilirim. Çocukluğumdan beridir çok okurum, Doğu Dilleri ve Edebiyatları mezunuyum, Osmanlıcayla da aram gayet iyidir dolayısıyla kelime dağarcığım epey geniştir.

Öğrenciyken şiirle pek aram yoktu, şiire ilgi duymuyordum. Yazabilme, duygu ve düşüncelerimi yalın bir halde ifade edebilme yetisine gazetecilik sayesinde ulaştım ama şiirlerle, şairlerle öğretmen olduktan sonra haşır neşir olmaya başladım.

Ara ara kısa hikayeler ve mensur yazılar yazıyordum. Mensur yazılar şiire dönmeye başladı. Bende şairlik haber yazarak başladı desem daha doğru olur.

İlk şiir kitabınızı Darıca’da yayımladınız. Denize nazır, doğa ve tarihle bezeli bu ilçenin şairlik ruhunuzu beslediğini söyleyebilir miyiz?

Darıca, tarihi ve doğal güzelliklerle dolu bir şehirdir. Deniz kenarında, İstanbul’a bir adım ötede ne kalabalık ne tenha bir yerdir. 80’ler dizisi Darıca’da çekiliyor. Dizideki Çınaraltı meydanı, Şimbil Bakkal, Şen Kasap, Yan yana iki kahve, sokak çeşmesi, devasa çınar ağacı hala o günkü gibidir. Geçmişi yansıtan mekânlar illa ki insanda duygusal çağrışımlar meydana getiriyor.

Şiir yazmaya Darıca’ya gelmeden çok önceleri başlamıştım. Darıca ruhumu besledi büyüttü, bir yola soktu. Her on beş günde bir Gebze’de şiir meclisi toplanır, şairler burada buluşur, hasbihal eder, sırayla şiirlerini şairlerin huzurunda okuyup görücüye çıkarırlardı. Çok güzel bir edebi ortam vardı.

Eşim de okumayı ve şiiri çok sever. İlk kitabımın yayımlanması eşimin teşvikiyle oldu. “Bu kadar güzel şiirleri başkalarının da okuması gerekir” diyerek beni teşvik etti.

Yayımlanan kitaplarınızı muhteva olarak birer paragraf halinde özetler misiniz?

Şimdiye kadar iki şiir kitabım yayımlandı. Üçüncü şiir kitabımın yayımlanması korona salgını nedeniyle ertelendi. Salgın hafiflediğinde üçüncü kitabım da yayımlanacak. Ayrıca Anadolu Aşk Efsaneleri adlı kısa öykülerden oluşan bir kitap hazırlığım var.

İlk şiir kitabım Serseri Bir Kar Tanesi çıraklık, Göklere Açılan Kapı Kudüsname kalfalık dönemim, yakında yayımlanacak olan Ay Tutulur Gözlerinde şiir kitabım ustalık eserim diyebilirim.

Kitapların tanıtım yazılarından bölümleri buraya aktarayım:

SERSERİ BİR KAR TANESİ - Cinius Yayınları-2018- İstanbul

“Serseri bir kar tanesiyim şu sıralar,

Oyuncak olmuşum hoyrat rüzgârların elinde.

Savruluyorum bir o yana bir bu yana,

Kanatsız, uçarcasına...’’

Seni sevdiğini söyleyen, kalan ömrünü paylaşmak isteyen insan; şiir gibi olmalı, şiir tadında yaşamalı. Eğer şiir gibi değilse, şiir gibi yaşayamıyorsa şiir yazmalı. Şiir de yazamıyorsa en azından şiir okumalı, şiir dinlemeli. Bunlar da elinden gelmiyor beceremiyorsa, şiir sevmeli. Bu da yoksa bırak gitsin.

Şiir gönül dili, şair de bu dilin tercümanıdır. Heybede ne varsa dışarıya o dökülür. Okuyan, heybeden dışarıya dökülenden idrâkı nispetinde nasiplenir. Ne bir fazla ne bir az.

SERSERİ BİR KAR TANESİ’nde her okuyan kendinden bir esinti hissedecektir.

KUDÜSNAME – Artikel Yayınları-İstanbul-2018

Selahaddin Eyyubi’nin de dediği gibi; “Kudüs hiçbir şeydir, aynı zamanda her şeydir.” Allah katında tek din olan İslam’dan başka, diğer iki büyük din için de önemi büyük olan Kudüs için bugüne kadar pek çok şiirler yazıldı, pek çok ağıtlar yakıldı. Uğruna nice canlar feda edildi. Ne savaşlar yapıldı, yapılmaya da devam ediyor. Kudüs asırlardır acıları, ıstırapları bitmeyen şehir. Kudüs, insanlığın imtihana çekildiği şehir. Kudüs, sinesinde sayısız peygamberler ve veliler barındıran şehir. Kudüs; İslam’ın ilk kıblesi, Miraç ve İsra mucizesinin tanığı, Mescid-i Aksa’yı sinesinde barındıran şehir... Bekle! Elbet fecri sadık doğacak, elbet kavuşacaksın özgürlüğüne. Elbet ilk kıblem yeniden İslam’ın olacak.

Fısıldadı müminlerin kalbine

Verdi kutlu müjdeyi

Hafızalar tazelendi,

Ümitler filizlendi.,

“Beklenen” beklenir oldu.

Zaman işte bu zamandı…

Kudüsname’de Hz. İbrahim’den günümüze kadar Kudüs dizelerle anlatmaktadır. Okurken Kudüs’ün dününü ve bugününü yaşayacaksınız, tüm benliğinizle Kudüs’ün acılarını, ıstıraplarını hissedeceksiniz.

MUSTAFA GÜDEN

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner49

banner50