DİPLOMASİ ÇIKMAZDA SAVAŞ YIPRATMA SAFHASINA GİRİYOR
Orta Doğu’yu sarsan askeri hareketliliğin ardından ilan edilen ancak fiilen işlemeyen ateşkes süreci, tehlikeli bir dönemece girmiş bulunuyor. Süreci yöneten küresel liderlerin deyimiyle adeta yaşam destek ünitesine bağlanan bu kırılgan barış ortamında diplomasi ne yazık ki somut bir sonuç üretemiyor. Tarafların kendi pozisyonlarında tavizsiz bir kararlılık sergilemesi, çatışmanın artık bir yıpratma ve tahammül safhasına geçmek üzere olduğunu gösteriyor. Karşı ittifakın ateş gücünü artırarak sonuç alma ihtimalinin düşük olduğunun anlaşılmasına rağmen, stratejik su yollarının kapalı kalmasının küresel ekonomik maliyeti her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Bu durum, mevcut krizde kimin daha fazla dayanabileceği sorusunu ön plana çıkarıyor.
ASKERİ TAHKİMAT SÜRERKEN GİZLİ SABOTAJ SEÇENEKLERİ MASADA
Bölgesel aktörler bir yandan barış anlaşması süreçlerini sessizce takip ederken, diğer yandan komşu ülkeleri bir baskı ve sabotaj aracı olarak kullanma seçeneklerini arkada saklı tutuyor. Uluslararası medya üzerinden yürütülen psikolojik operasyonlar ve kışkırtma faaliyetleri devam ederken, kırılgan ateşkes döneminde dahi hava ve deniz yoluyla askeri sevkiyatların kesintisiz sürmesi dikkat çekiyor. Savaşın yeniden başlama ihtimalini son derece ciddi bir şekilde değerlendiren taraflar, askeri altyapılarını ve kapasitelerini güçlendirmeyi sürdürüyor. Sahadaki aktörlerin büyük kısmı yeniden sıcak çatışmaya dönmeye gönüllü olmasa da koşulların zorlamasıyla savaş seçeneğinin her an masaya dönebileceği öngörülüyor.
İÇ SİYASETTE TOPTAN SERTLEŞME DÖNEMİ
Yaşanan bu olağanüstü askeri süreç, İran'ın iç siyasi yapısında ve stratejik zihninde kalıcı bir dönüşümü beraberinde getirdi. Siyaset sahnesindeki reformist, muhafazakar, ılımlı ya da radikal fark etmeksizin tüm grupların çok daha katı ve sertlik yanlısı bir pozisyona kaydığı görülüyor. Bu toptan sertleşmenin arkasında ise iki temel neden yatıyor. İlki, en üst düzey dini liderliğin müzakerelerin tam ortasında hedef alınarak öldürülmesi oldu. Bu gelişme, ülkenin müzakere masasına bakışını kökten değiştirerek maddi önkoşullar karşılanmadan adım atmayan uzlaşmasız bir çizgi doğurdu. İkinci neden ise ülkenin kendisini bu savaşın mutlak galibi olarak görmesidir. Karşı gücün rejim değişikliği hedefine ulaşamaması, askeri olarak mağlubiyet yaşatamaması ve füze kapasitesini yok edememesi, kartların tamamen bu yönetimin eline geçtiği inancını pekiştirdi. Askeri alanda kaybedilmeyenin müzakere masasında verilmeyeceği düsturu, yeni dönemin ana felsefesi haline geldi.
HÜRMÜZ BOĞAZI KÜRESEL TİCARETİ REHİN ALDI
Savaş sürecinde Hürmüz Boğazı'nın stratejik bir silah olarak kullanılması, küresel deniz ticaretini adeta rehin aldı. Dünya genelindeki petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz gibi hayati enerji kaynaklarının yaklaşık yüzde 20'sinin bu darboğaza sıkışması, küresel piyasalarda devasa sarsıntılara yol açtı. Kriz sadece enerjiyle sınırlı kalmayıp gübre, tarım ürünleri, kükürt, sülfürik asit, helyum, kritik mineraller ve fosfat taşıyan tankerlerin mahsur kalmasıyla dünya çapında bir arz krizine dönüştü. Okyanus ötesindeki akaryakıt fiyatlarında yüzde 50'yi aşan artışlar yaşanırken, ülkedeki değişim yanlıları bile artık bu stratejik su yolunun savaş öncesi statüsüne dönmesine kesinlikle karşı çıkıyor. Savaş öncesindeki bölgesel güvenlik mimarisi ve ekonomik sistem karar alıcılar için artık tamamen tarih olmuş durumda.
SAVAŞ SONRASI DÖNEM YENİ KRİZLERE GEBE
Savaşın sıcak günlerinde ülkedeki muhalifler ve reformist entelektüeller eleştirilerini büyük oranda askıya alarak Devrim Muhafızları komutanları yerine yalnızca ekonomik yönetimi ve hükümeti hedef aldılar. Ancak askeri komuta kademesine yönelik eleştirilerin savaş döneminde geri planda kalması kimseyi yanıltmamalıdır. Savaş sonrasındaki yeni düzende, hem dini liderlik makamının geleceği hem de ordu komutanlarının sivil siyasette artan ağırlığı çok büyük bir tartışma konusu olacaktır. Bu iç hesaplaşmaların siyaset sahnesinde ciddi krizlere yol açabileceği öngörülse de savaş sırasında elde edilen stratejik kazanımlar, tüm siyasi gruplar tarafından ülkenin yeni gerçeği olarak savunulmaya devam edecektir.




