Günlerdir ülke gündemini meşgul eden darbe ve siyaset haberlerine bir yenisini daha eklememek adına bu hafta sizlere bambaşka bir konudan bahsetmeye karar verdim. Edebiyatımızın önemli kalemlerinden Ömer Seyfettin, kısa verimli hayatı ve genç yaşta ölümü. Yazar, otuz beş yıllık yaşamına pek çok eser sığdırmış son derece verimli bir kalem.  

Ömer Seyfettin kaleme aldığı öykü, roman, risale, makale ve tiyatro eserleriyle dili sadeleştirmenin, milli bilinci gençlere aşılamanın gerekliliğini gerçekçi yaklaşımlarla ortaya koymuş güzide şahsiyetlerden biri. Kısacık ömrüne savaşlar, esaret, sürgün, hastalık gibi nice talihsiz olaylar eşlik etse de o yazmaktan, okumaktan kendinden sonraya eser bırakma gayretinden asla vazgeçmemiş. 

Selanik'te Genç Kalemler dergisini çıkardığı sıralarda ordudaki görevinden yeni ayrılmış ve hayatına yazar ve öğretmen olarak devam etmekteydi. Bu dönemde yazdığı Balkan çetecilerinin Türk düşmanlığıyla ilgili hikâyeleri farklı isimlerle çeşitli dergilerde yayınlandı. Ali Canip'e yazdığı meşhur mektup ise Yeni Lisan hareketinin başlangıcı oldu. Bakan Savaşı başlayınca Genç Kalemler dağıldı. Yazar yeniden orduya çağrıldı ve savaş sırasında esir düştü. Ne esareti sırasında ne de sonrasında birinci Dünya Savaşı yenilgisinin neden olduğu mutsuzluk ve buran günlerinde yazmayı asla bırakmadı. Ömrünün son yıllarına  (1917-1920) 125 hikâye ve onlarca makale sığdırmış ve kendine görev edindiği kalemşorluk işini sonuna kadar hakkıyla ifa etmiştir. 

Sorulması gereken soru sanırım şu: O devirlerde bir insan yetiştirmek hem de yetkin bir insan ki bu aynı zamanda hem asker, hem öğretmen, hem yazar ve hem de girişimci olsun; aynı zamanda savaşlara katılırken gaye edindiği ideallerin savaşından da geri durmasın. Otuz beş yaş gibi gencecik bir yaşta dünyasını değiştirdiği vakit ardında onlarca kitaplık eser, dergi ve gazetelerde yayınlanmış çok sayıda makale ve yetişmesine emek verdiği yüzlerce talebe bıraksın; akıl alır gibi değil. 

Bugünkü eğitim sistemiyle karşılaştırıldığında bir insanın o yaşta hem yetkin bir asker, hem tam donanımlı bir yazar hem eğitimci ve hem de cesur bir girişimci olması imkânsız gibi görünüyor. Neden derseniz, çocukların bugün ilköğretimden başlayarak iyi bir üniversite eğitimini tamamlayıp mesleğini eline aldıktan sonra kendi ayakları üzerinde durmaya başlama yaşı nereden bakarsanız yirmi üç ila yirmi beştir.

Bu kapasitede bir insan yalnızca eğitimini aldığı alanda bilgi sahibi olup, aynı anda başka işlerde başarı sergilemesi neredeyse imkânsızdır. Bu arkadaş eğer erkek ise henüz askerliğini yapamamış olacağından aniden orduya çağrılsa bırakın komuta etmeyi silah tutmaktan bihaberdir. Bunun gibi işten güçten fırsat bulup okuyacak kendini geliştirecek ve bir de üstüne dergi çıkaracak bununla da yetinmeyip ideallerinin peşinden giderek açtığı çığırın adıyla anılacak! 

Bu standartlar altında bütün bunların gerçekleşmesi için değil bir ömür birkaç ömür bile az gelir. En başta her türlü koşulda bitmez tükenmez bir azim ve umuda sahip olmak lazım gelir ki zamanımızda esas bunu aşılamak müşkildir. 

O umuttur ki Akif'e İstiklal Marşını, Necip Fazıl'a Sakarya Türküsü'nü ve Büyük Doğu Marşı'nı yazdırmış, Her türlü maddi teçhizattan mahrum Türk Milletini milli şuur ile ateşleyerek koskoca dünyaya karşı tek yürek halinde şahlandırmıştır.  Ne olursa olsun geleceğe ve Türk Milleti'ne olan umudumuzu asla yitirmemek ve yeni nesle bu bilinci aşılamak boynumuzun borcudur.  İyi haftalar!