Güzel ülkemizin her yöresinin kendine özgü gelenekleri, görenekleri ve alışkanlıkları vardır. Kimi yöremizde bir türkü, kimi yöremizde bir halk oyunu, kimi yöremizde ise yıllardır süregelen bir başka tutku ön plana çıkar. Bu renkli zengin mozaiğin içinde Karadeniz insanının silaha duyduğu merak da kendine has bir yer edinmiştir. Öyle ki bu merak, kimi zaman kadınından erkeğine uzanan, yöresel alışkanlıklarla harmanlanmış ilginç bir kültürel ayrıntı olarak karşımıza çıkar. Sahip olmak da kullanmak da adeta bir sevdadır. Düğünlerde, bayramlarda silahların peş peşe patlaması, ne kadar yasaklanırsa yasaklansın, bir türlü vazgeçilemeyen alışkanlıklardan biridir. Elbette bu durum herkesi kapsayan bir özellik değil, yöresel yaşantıdan süzülüp gelen kimi alışkanlıkların bir yansımasıdır.

İşte bu vesileyle, birlikte mesai yaptığımız Karadenizli arkadaşlarımızdan nice silah hikâyeleri dinlemişliğimiz vardır. Spor Genel Müdürlüğü görevimiz sırasında birlikte çalıştığımız arkadaşlarımızdan biri, bir gün silahla ilgili sohbet ederken bana şöyle bir cümle kurmuştu:

“Baykan, bizde silah tutukluk yaptı mı, doğruca atacaksın denize! Artık o silah taşınmaz. Hatta biz taşımaya kalksak bile bizim hacı müsaade etmez.”

Bu söz karşısında şaşkınlığımı gizleyememiştim. Bir silahın, hele ki maddi bir değeri de varken, sırf tutukluk yaptı diye denize atılması bana oldukça ilginç gelmişti. Üstelik silaha olan meraklarıyla bildiğimiz Karadeniz insanının böyle bir kuralı olması da doğrusu hayli düşündürücüydü. Söyleyen arkadaşımıza itibar edip fazla da sorgulamadan bu bilgiyi zihnimin bir köşesine not etmiştim.

Günler geldi geçti bir gün, yine mesai arkadaşlarımızdan birinin düğünü vesilesiyle Güneydoğu illerimizden birine gittik. Şehir merkezinden köyüne geçtik. Geleneklere uygun, birbirinden güzel ikramlarla donatılmış sofralarda mükemmel bir ziyafete konuk olduk. Sohbetler edildi, hatıralar paylaşıldı. Artık şehir merkezine dönmek üzere hazırlık yapıyorduk ki bir anda ortalık karıştı.

Ne mi oldu?

Bir anda envaiçeşit silah sesi birbirine karıştı. Havaya sıkılan mermilerle gökyüzünde adeta bir sis perdesi oluşmaya başladı. Düğün sahipleri ve bu manzaradan keyif alanlar için her şey gayet olağandı. Ancak benim gibi silahla pek de hemhâl olmayan birkaç arkadaşımızla birlikte olan biteni şaşkınlıkla izliyorduk.

Bu curcunanın bir süre daha devam edeceğini anlayınca araca geçip şenliğin sona ermesini beklemeye karar verdim. Tam bahçeden çıkıp arabaya yönelmiştim ki bahçe duvarının kuytu bir köşesinde tanıdık bir simaya rastladım. Biraz dikkatlice bakınca gözlerime inanamadım!

Hani şu, silahı tutukluk yaptığında denize atacağını söyleyen Karadenizli arkadaşımız yok mu? İşte kendisi, yanında getirdiği silahın tutukluk yapmasıyla uğraşıp duruyordu. Bir yandan sıkışan mermiyi namludan düşürmeye çalışıyor, bir yandan da silahı yeniden çalışır hâle getirmek için çabalıyordu.

Dayanamayıp yanına yaklaştım:

“Hayırdır, sen ne yapıyorsun?”

Beni fark ettiği anda yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz. Sanki suçüstü yakalanmış gibiydi. İçinden kopup gelen bir “Eyvah!” sesini duyar gibi oldum.

Ardından mahcup bir tebessümle şu cümle döküldü ağzından:

“Eyvah Baykan, sana yakalanmayacaktım!”

O an, daha önce anlattığı hikâye geldi aklıma. Hani tutukluk yapan silah denize atılacaktı? Hani bir daha taşınmasına hacı amca müsaade etmeyecekti? Şimdi siz de merak ediyorsunuzdur: Peki, o silah gerçekten denize atıldı mı? İnanın bilmiyorum. Bir daha hiç sormadım. Ama ne zaman memleketine gitsek, “Hadi köye gidelim de hacı amcanın elini öpelim” teklifimi hep duymazdan gelmesi, doğrusu bana çok şey anlatıyordu. Anlayacağınız, o gün silah tutukluk yapmıştı ama arkadaşımızın hafızası hiç tutukluk yapmamıştı!

Bazı hatıralar vardır; aradan yıllar geçse de eskimez, unutulmaz… Ne zaman hatırlansa insanın yüzünde tatlı bir tebessüm, yüreğinde hoş bir sıcaklık bırakır. İşte bu da onlardan biri…