Elife Yılmaz Mısral

ÇUMRA’NIN 100. YILINA DOĞRU: ŞEHRİMİZİ ANMAK!

26 Haziran 1926 tarihi; Çumra, Çumralılar, Çumra ile yolu kesişenler, benim gibi bu topraklarda doğmuş, büyümüş, sokaklarında yürümüş, okullarında okumuş biri için bir başlangıç ve süreçtir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle ilçe statüsüne kavuşan Çumra, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulmuş ve ana nüfusunun Balkanlardan, civar ilçe ve köylerden gelen göçmenlerin oluşturduğu ve planlı şehirleşme anlayışının uygulandığı Anadolu’nun nadir İlçelerinden biridir.

Bizler de Çumra Kültür Sanat Topluluğu olarak ilçemizin kuruluşunun 100. Yılını kutlamak istiyoruz. Fakat bu niyet yalnızca Çumra’nın kuruluş yıl dönümü kutlamak değil; kültürünü, sanatını, insanının geçmişi ve geleceğine dair umutlarını diri tutmak ve yeşertmektir.

Topluluk olarak imkanlarımız ölçüsünde ama niyetimizde kararlı bir şekilde, bu 100. yılı bir asra yakışır şekilde kutlamak, anlamak ve anlatmak istiyoruz. Çumra gibi ekonomik olarak zengin olan ilçemizi ayrıca; gerçek değerleri, anıları, sanatı ve yetiştirdiği insanlarının emeklerini ortaya koyarak ortak bir hafıza oluşturmak istiyoruz.

Kurulduğumuzdan bu yana Konya Yenigün Gazetesi bünyesinde yayınlanmakta olan “9 Bin Yıllık Delikanlı Çumra” ilavemiz Başkan Sadık Gökce’nin editörlüğünde ve Çumralı Yazar ve Şairlerin desteğiyle yayın hayatına devam etmektedir.

Ayrıca Çumra Belediyemizin sağladığı imkanlarla Çatalhöyük Kültür Merkezinde “Çatalhöyük Kültür Sanat Etkinliği” adı altında gerçekleştirdiğimiz programlarımız da sürmektedir.

Bu doğrultuda ve bugüne kadar ki yaptığımız çalışmalarla amaçlarımızı ortaya koyduk ve devam edeceğiz.

Buradan itibaren de 100. yılımıza yakışır şekilde yapmayı hedeflediğimiz çalışmalardan bahsetmek istiyorum.

Geçen haftalarda sosyal medyalarımızdan bir duyuru yaparak; 1926-1990 yılları arasında Çumra merkez ve köylerinde çekilmiş fotoğrafları istemiştik. Bunlarla geçmişten günümüze bir köprü kurarak bugünümüze ayna tutmak istiyoruz. Bu satırların vesile ile de elinizde ki eski fotoğraflarınıza talibiz.

Okullarımızda öğrenciler arasında şiir ve hikâye yarışmaları düzenleyerek; 100. Yılımızın ışığını genç beyinlerin edebiyat anlayışlarıyla bugünden geleceğe yansıtmak istiyoruz.

Belli bir yaş üstü ihtiyar hemşerilerimizle topluluğumuzun genç üyelerinin röportaj yapmalarını sağlayacağız. Bu şekilde hem büyüklerimizin Çumra ile ilgili anıları kaleme almak, hem de genç üyelerimizin bu konuda kendilerini geliştirmelerine olanaklar sunacağız.

Elbette 100. Yıl kutlamasına yakışır bir panel ya da sempozyum düzenlemek de imkanlarımız doğrultusunda hedeflerimiz arasında… Tamamen şehrimizin yetiştirdiği; Akademisyen, Araştırmacı ve Tarihçilerin katılımcı olmasını arzu ediyoruz. Çumra’nın kuruluşu, sosyal, ekonomik durumu, sorunları ve geleceği gibi konuları da bu bağlamda ele almak istiyoruz.

Yine olanaklarımız çerçevesinde ve imkân verilirse; Tiyatro ve Halk Oyunu gösterilerinin olacağı, 100. Yılımıza özel yazılmış şiirlerin seslendirileceği bir “26 Haziran Çumra’nın Kuruluşu Özel Programı” yapmak dileğindeyiz.

Çumra’nın etnografik yapısını; geçmişe ait kıyafetlerin ve yemeklerinin sergileneceği bir platform oluşturmakta düşüncelerimiz arasındadır.

Bütün bu çalışmaların ışığında asıl amaçlarımızdan biri de Çumra ve Çumra’nın 100. Yılına dair gerçekleştireceğimiz projeleri, Başkan Sadık Gökce’nin editörlüğünde kitap haline getirmeyi de arzu etmekteyiz.

Bu çalışmalar, yalnızca bir yıl dönümünün hatırlanması için değil; Çumra’nın gelecek yüzyılına kültür ve sanatla, halkımızla güçlü bir iz bırakmak içindir. Bu süreci sahiplenen, katılımcı ve üretici arkadaşlarımızın desteğine de ihtiyacımız vardır.

Şunu da unutmamalıyız ki Çumra, sadece 100 yıllık bir ilçe değildir; kökleri binlerce yıl öncesine uzanan bir yerleşimdir. Bu toprakların hikâyesi, anlatıldıkça çoğalacak; paylaşıldıkça geleceğe taşınacaktır.

Bu vesileyle; tüm kurumları, Akademisyenleri, Sanatçıları, Eğitimcileri ve Çumra’ya gönül vermiş herkesi, bu anlamlı sürecin bir parçası olmaya davet ediyoruz.

Çünkü bir şehri; geçmişi ve geleceğiyle yaşatmanın en kalıcı yolu, onun hikayesini birlikte yazmaktır.

Sedat Ulupınarlı

İBRAHİM OĞUZ (Yazı İşleri Müdürü)

İçimizden birisidir o. O’nu tanımayanımız pek yoktur. Ne zaman Kaymakamlığa bir işimiz düşse mutlaka onunla karşılaşırız. Hep güler yüzlü, hizmetkâr ve iş bitirici tavırlarıyla tanırız onu. Hizmetinde kimseyi kimseden ayırmaz, herkesin hizmetini verebilmek için elinden gelen her şeyi yapar. Kendisi devlet memurluğunun değişik kademelerinde bulundu ve hizmet etti. Almış olduğu eğitim sebebiyle büro memurluğundan Kaymakam vekilliklerine kadar değişik görevlerde bulundu. Evet, anlatmaya çalıştığımız kişi ilçe Kaymakamlık yazı işleri müdürümüz İbrahim Oğuz’dur.

Asıl adı Orhan olmasına rağmen hepimiz onu İbrahim olarak biliriz. 1959 yılında Çumra merkezde dünyaya gelen İbrahim Oğuz İlkokulunu Hürriyet İlkokulunda okudu. Daha sonra Çumra Cumhuriyet Lisesini bitiren İbrahim Oğuz 1982 yılında Konya Milli Eğitim Müdürlüğünde büro memuru olarak göreve başladı. 1983 yılında Çumra İmam Hatip Lisesine tayini çıkan İbrahim Oğuz burada iki yıl kadar görev yaptı. İbrahim Oğuz İmam Hatip Lisesinde gerek öğretmenler ve gerekse öğrenciler tarafından çok sevilen ve takdir edilen bir kişiliğe sahipti. Öğrencilerin sıkıntılarıyla yakında ilgilenir ve onlara arkadaş gibi davranırdı. Kendisi bütün bu tavırlarıyla özellikle imam hatip camiasında büyük takdir toplamıştır.

1985 yılında ilçe Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde Eğitim Büro Şefi olarak görev alan İbrahim Oğuz 1987 yılında Önlisans eğitimini tamamlayarak İlçe Kaymakamlık Yazı İşleri Müdürlüğüne atanmıştır. 1991 yılında lisans eğitimini tamamlayan İbrahim Oğuz Kasım 2024 tarihine kadar Kaymakamlık Yazı İşleri Müdürü olarak çalışmış ve emekliye ayrılmıştır. İbrahim Oğuz ilçeye tayin olunan Kaymakamların göreve başlamaları aralığında görevi her zaman vekâleten ve başarıyla yürütmüştür.

İbrahim Oğuz Türk Demokrasisinin en sıkıntılı dönemlerinden birisi olan 28 Şubat sürecinde de ilçede Kaymakam Vekili olarak görev yapmış, ortaya koyduğu hizmeti, idareciliği ve tavırlarıyla ilçe halkının ve protokolün hep takdirini kazanmıştır.

İbrahim Oğuz çok mülayim, dinlemesini bilen, yardım etmekten hoşlanan, gurur ve kibir nedir bilmeyen, güler yüzlü ve tatlı dilli bir hemşerimizdir. Yıllardır ilçemizde olağanüstü bir titizlik ve gayretle, severek ve sevilerek hizmet eden sayın İbrahim Oğuz abimize bütün bu hizmetleri için teşekkür eder, Allah’tan kendisine hayırlı ömürler dilerim.

Metin Eren

NEFRET

Hatice elindeki çalı süpürgesini önünde küçük bir havuz bulunan çeşmenin önüne tuttu. Biraz ıslatmak için suyu açarken, beş yaşındaki kızının elindeki küçük süpürgesiyle ardından geldiğini gördü. O da musluğa uzanmak için boyu yetmediğinden elindeki küçük süpürgeyi annesine uzatmış, onunkini de ıslatmasını istiyordu. Annesi küçük kızın yanaklarından bir makas aldı.

“Aman Allah’ım büyümüş de anasına yardım etmek istermiş,” dedi tüm sevecenliğiyle. Kızın boyu havuz duvarlarını biraz geçiyordu. Kolları duvarlarla musluk arasındaki mesafeyi aşabilecek kadar uzun olsaydı, bu işi kendisi de yapabilirdi. “Biraz daha büyüsem” diye geçirdi içinden. Anne ıslattığı kendi süpürgesinin suyunu havuzun içine silkeledikten sonra, havuzun duvarına dayadı. Kızınınkini de ıslatıp eline verdi. Diğer eliyle de musluğu kapadı. Küçük kız Fatma’ydı adı- süpürgeyi aldıktan sonra, suyunu önündeki taşlığa silkeledi.

Hatice, bahçedeki çalı çırpı kırpıntılarını ve ağaçlardan sağa sola düşmüş yaprakları süpürmeye başladı. Bir yandan kendisine küçük süpürgesiyle eşlik eden kızını izlerken, bir yandan da o zamana kadar yaşadıklarını düşünüyordu.

Mustafa’yla evleneli dokuz yıl, sekiz yaşındaki oğlu Ali’yi menenjit yüzünden kaybedeli bir ay olmuştu. Kocasıyla görücü usulüyle evlenmişti. Zaten o dönemler başka türlü evlenilmezdi ki… Bir genç kız ya âşıksa kaçar ya da kısmetini beklerdi. Kocası kasabadaki bir devlet işletmesinde çalışıyordu. O dönemin Türkiye koşullarına göre maaşı dolgun sayılırdı. “Bundan daha iyi kısmet mi olur?” diye düşünüp evlenmeyi kabul etmişti. Mustafa kasabanın çoğu erkekleri gibi içkiye ve kumara düşkündü. Dövmesi sövmesi yoktu ama eve sarhoş gelince çok eziyet ederdi. Rahat uyutmaz, konuşur da konuşurdu. Sabah kalkınca işine gitmeden önce, alelacele kahvaltı yapar, eşinin özene bezene yaptığı menemene bile yüz vermez, içine biraz ekmek bandırır, “Allahaısmarladık” bile demeden çeker giderdi. Çocuklara karşı o kadar ilgisizdi ki, onların bu yaşa kadar nasıl geldiklerini fark etmemişti bile.

Bir gün oğlu Ali’nin ateşi yükselmişti. Midesi bulanıyor, kusuyordu. Hatice’nin tüm ısrarlarına rağmen doktora götürmemiş, karısının komşuların tavsiyesi üzerine yaptığı kocakarı ilaçlarından medet ummuştu. Doktora gittikleri zaman iş işten geçmişti artık. Konulan teşhis, menenjit, yani, beyin zarı iltihaplanmasıydı. Ali’yi şehirdeki hastaneye almışlar, tüm uğraşılara rağmen, kurtarılamamıştı. Evlâdını kaybeden her baba gibi çok üzülmüştü, ama sorumluluğu bir türlü üstlenmiyor, hep Hatice’yi suçluyordu.

Kapı çalındığını duyunca daldığı düşüncelerden sıyrıldı. Süpürgeyi mutfağın duvarına dayadı. Üstüne başına çeki düzen verdi. Başından kayan başörtüsünü düzeltti. Bu arada Fatma da elindeki küçük süpürgesini annesininkinin yanına koymuş, koşarak yanına gelmişti:

-“Kim o!” diye seslendi.

Bir erkek sesi:

“Kapıyı açar mısın bacım.” Diyordu. Açtı. Kapıda, esmer, kalın bıyıklı, ablak yüzlü bir adamla, başı örtülü, açık yeşil mantolu esmer güzeli bir kadın vardı. Karıkoca olmalıydılar. Hatice ile aralarında şöyle bir konuşma geçti:

“Buyurun, ne istemiştiniz?”

“Evinizi görmeye geldik.”

“Benim evimi, ne diye görmek isterseniz ki?”

Bu söz üzerine kapıdakiler şaşkınlıkla birbirlerinin yüzüne baktılar. Kadının hiçbir şeyden haberinin olmadığını anlamışlardı. Bu kötü haberi nasıl vereceklerdi? Ama bir şekilde söylemeleri gerekiyordu.

Erkek, biraz yutkunduktan sonra:

“Biz bu evi satın aldık bacım” dedi.

Hatice ne diyeceğini bilemedi. Yüzü kireç gibi olmuştu, elleri titriyordu. Biraz kendini toparlayıp:

“Kusura bakmayın. Böyle, bir şey olacağını hiç beklememiştim. Müsaade ederseniz, biraz hazmedeyim. Şimdi çok şaşkınım. Evi göstermeye hiç halim yok.” Diyebildi.

Yeni ev sahipleri anlayışlı insanlardı:

“Yarın tekrar geliriz.” Deyip gittiler.

Hazmetmeyip de ne yapacaktı? Hem bu Mustafa’nın ilk vukuatı değildi. Daha geçen gün ahırdaki ineği satmamış mıydı? Ayrıca Hatice de kim oluyordu? Ev onundu. İster satar ister yıkardı. Sadece söylenmekle kalacaktı. Kaderi buydu, bu dünya böyle gelmiş, böyle giderdi. Boşansa ne olacaktı? Hiçbir geliri yoktu. Kendi ayakları üzerinde durmayı başarıp hayata tutunabilen kadınlar ya çok nadirdi ya da sadece filmlerde ve dizilerde olurdu. Ya beş yaşındaki Fatma?

Tüm bunları ev sahipleri gittikten sonra kalakaldığı, sokak kapısının hemen yanındaki havuzun önünde aklından geçiriyordu. Fatma başını kaldırmış, ne olduğunu anlamaya çalışan bir yüz ifadesiyle annesine bakıyordu. Kızını kucağına aldı, yanaklarından öptü:

“Allah’ım ne olur onun kaderi de benimki gibi olmasın, hayırlı yazılar yaz yavruma!” diye dua etti. Canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Mutfağın duvarına dayanmış olan her iki süpürgeyi alıp bahçenin arkasındaki ardiyedeki yerine koydu.

Mustafa her ne kadar ailesine eziyet çektirse de arkadaşları arasında sevilirdi. Cömertti, yedirmeyi içirmeyi sever, “Hayır!” demeyi bilmezdi. Kötü niyetli arkadaşları da onun bu zaafından bir güzel yararlanırlardı.

Karısının evin satıldığını öğrendiği o akşam, işten çıkınca meyhaneye uğramamış, doğrudan eve gelmişti. Çok üzgündü. Karısının ve çocuğunun yüzüne bakmaktan utanıyordu. Yaptığından pişmanlık duyuyordu ama, evi satmaktan başka çaresi kalmamıştı. Alacaklılar sıkıştırınca önce arkadaşlarından, sonra kardeşinden borç istemişti. Kuşkusuz, mümkün olsa ona yardım etmek isterlerdi ama hem ödenmesi gereken borç miktarı onların da gücünü aşıyordu, hem de verecekleri paranın tekrar kumara gitmeyeceği ne malumdu? Yapabileceği tek şey kalmıştı: ya herru ya merru. Yani, zora düşen her kumarbaz gibi, kazanma ihtimali yüzde elli olan bir para karşılığında, tüm varını yoğunu masaya koyacaktı. Tek mal varlığını, yani, babasının ölümünden sonra kendi hissesine düşen evini masaya koydu. Masadan kalktığı zaman, evi de yoktu artık.

Ertesi gün ev sahipleri gelip evi gezdiler. Beğenirlerse kendileri oturacak, beğenmezlerse kiraya vereceklerdi. Beğendiler, evden çıkmaları için bir aylık süre tanıdılar.

Mustafa yıllık izne ayrılmıştı. Kiralık ev arama, ev taşıma ve kira evine yerleşme işi de bu arada halledilebilirdi. Kısa da olsa, Fatma hayatının en mutlu günlerini bu süre içinde yaşadı. Babası hem annesine hem de kendisine karşı çok sıcak davranıyor, Fatma’nın bir dediğini iki etmiyordu. Gerçi Hatice inek satıldığında da bu filmi görmüştü, ama olsun, bir günün beyliği beylikti. Ailece işletmenin sinemasına gitmişler, “Hababam Sınıfı” filmindeki komik sahnelere kahkahalarla gülmüşlerdi.

Nihayet evden taşınma günü gelip çatmıştı. Odalardan çıkarılan eşyalar bahçenin çeşitli yerlerine yığılmış, kamyon bekleniyordu. Bu işler Fatma’ya eğlence gibi gelmişti; eşyalar arasında koşturup duruyordu. Bir ara kaşla göz arasında minderleri yığdığı bir sandalyenin üzerine çıktı. Minderlerin kayması üzerine dengesini kaybetti. Sandalye devrildi, kafası sandalyenin yanına konulmuş çiçek saksısına çarptı. Çığlığını duyan annesi ve babası hemen koştular. Kafası kanlar içindeydi, yarasına tuz basıp sardılar. Çektiği acıya rağmen, Fatma bugünü bile hayatının en mutlu günleri arasında anmaktan vazgeçmedi. Çünkü yarasını saran babasıydı.

Taşındıkları ev, eskilerin deyimiyle, iki oda bir mabeyinden oluşan, alçak tavanlı, bahçeli bir evdi. Mabeyin mutfak olarak kullanılıyor, mutfaktan açılan bir kapıyla oturma odasına giriliyordu. Başka bir kapı, bu odayı yatak odasına bağlıyordu. Ev iki sokağın birleştiği yerdeydi. Oturma odasının sokağa bakan küçük bir penceresi vardı. Yatak odasının daha büyük olan penceresi ise, diğer sokağa bakıyordu. Tuvalet bahçedeydi. Tuvaletin yanında ise ardiye vardı. Bahçede de iki tane kayısı ağacı ve baharda salkım salkım açan mor çiçekli bir erguvan.

Bir ay bitti. Artık kira evine yerleşmişler, eski evlerindeki düzeni kurmuşlardı. Mustafa’nın huysuzluğa tekrar başlaması da bu düzenin bir parçasıydı. Kumara gitmediği günler, içkisini evde içer, sofrada bir eksik oldu mu, kıyameti koparır, Hatice’ye bağırır çağırırdı. Hatice karşılık vermez, karşılık verse sofradaki her şeyin kırılıp döküleceğini bildiği için, boyun eğerdi. Fatma ise bu durumu görünce, sesini çıkaramaz, korkudan bir kenarda pusar otururdu.

Günler günleri kovalıyordu. Fatma bu zor koşullar altında ilkokula başladı. Ev ödevlerini annesinin dikiş makinesini koyduğu küçük masanın önüne dizlerinin üzerinde oturarak yapıyordu. Bu makineyi annesi, evlenemeden önce yaşadığı baba evinden getirmişti. Ara sıra kendi ihtiyaçları için dikiş dikeceğini düşünmüştü ama Mustafa’nın işe giderken evin ihtiyaçları için üzerine fırlatıp attığı para, masrafları karşılamaya yetmiyordu. Bu nedenle, konu komşu için giysiler dikmeye başlamıştı. Makine küçük bir masanın üzerine konuluyor, dikilecek giysi makinenin iğnesinin altına yerleştirildikten sonra, annesi makinenin önüne oturup çevirme kolunu çeviriyordu. Fatma’nın ödev yapması gerektiği zaman makine indiriliyor, bir kenara alınıp üstü örtülüyordu. Bir gün babası bu durumu görünce, fabrikanın

Marangozhanesinde çalışan bir arkadaşına Fatma’nın ev ödevlerini yapacağı küçük bir masa yaptırdı. Eve o kadar da hayrı dokunsundu artık.

Aslında Fatma babasının evde olmasını hiç istemezdi. Evde olması annesini aşağılaması, kendisinin de sustalı maymun gibi bir kenarda oturtulması demekti. Kış günleri dışında durum nispeten daha kolay oluyor, küçük çalışma masasını alıp yatak odasında ders çalışabiliyordu. Kapıyı kapadığı zaman, babasının gürültüsü daha az işitiliyor, tamamen derse yoğunlaştığı zaman hiç duyulmuyordu bile. Ama kış günleri çok daha zordu. Sadece oturma odasında soba kuruluyordu. Diğer odanın da ısınması için ara kapı açılsa babasının bağırtısına katlanmak zorunda kalıyor, kapatılsa soğuktan çalışamıyordu.

Bu minval üzere hayat devam ediyor, Fatma da gün geçtikçe serpilip büyüyordu. On iki yaşına gelmiş, orta okula başlamıştı artık. Alımlı bir genç kız olacağa benziyordu. Benziyordu benzemesine de kız anası olmak zor, kız evlât olmak ise daha zordu. Artık toplum baskısını da dikkate almak gerekiyordu. Bu baskının klişeleşmiş hali şu dört kelimede düğümleniyordu: El- âlem ne der? Ne kadar isteseniz de “Ne derse desin!” diyemezdiniz. Tamam, babası annesine eziyet ediyordu ama Fatma’nın üzerinde hem babasının hem annesinin baskısı vardı. Arkadaşları fabrikada çalışan mühendislerin ve memurların kızlarıydı. Haliyle, onların giyim kuşamlarına, hatta rahat davranışlarına özeniyordu. Kendi daracık dünyasında ayıp sayılan şeyler, onların dünyalarında normal karşılanıyordu. Eteğini biraz kısa giyse annesinin yüzü asılıyor, babası “Bu ne hal kız!” diye bağırıyor, “Bunu nasıl böyle gezdiriyorsun!” diye de annesine demediğini bırakmıyordu.

Tüm bu olumsuz koşullara rağmen, Fatma’nın dersleri çok kötü sayılmazdı. Takdir teşekkür getirmese de sınıflarını takıntısız geçiyordu. Artık on altı yaşına gelmiş, lise ikinci sınıf öğrencisi olmuştu. Bu yaşların, ergenlik çağındaki gençler için çok tehlikeli olduğunu bilmeyen yoktur. Olağan akışı içinde gelişen toplumlarda, ana-babalar çocuklarını bu döneme hazırlamak için onları uyarırlar ve eğitirler. Kim yapacaktı bu işi? Tün birikimi “El âlem ne der?” klişesini yinelemekten ibaret olan Hatice mi? Yoksa, içki içmek, kumar oynamaktan kızıyla ilgilenmeye vakit bulamayan, birazcık vakit bulsa bile hot zot etmekten başka bir şey bilmeyen Mustafa mı? Tüm bunlar, Fatma’yı kaçınılmaz sonuna yaklaştırıyordu.

Bir gün okula giderken on sekiz yaş civarında, bıyıkları yeni terlemeye başlamış bir gençle karşılaştı. Göz ucuyla baktı. Biraz utangaç bir şekilde gülümseyip yoluna devam etti. Doğrusu, yakışıklı bir gençti. Bir daha karşılaşabilir miydi acaba? Ertesi gün aynı yerden geçerken yüreği güp güp ediyordu. Evet oradaydı, dünkü delikanlı pervasızca bakıyordu gözlerine. O da utangaçlığından sıyrılıp, onun gözlerine baktı. Kapkaraydılar. Kimdi, neyin nesiydi, ne iş yapıyordu? Hiç önemli değildi. Sonra bir yolunu bulup, buluştular. “Nasıl bir yol buldular?” diye sormayın. “İki gönül bir olunca, samanlık seyran olur.” Sözü boş yere söylenmemiştir herhalde.

Adı Hasan’dı. İlkokulu güçlükle bitirmişti. Hiçbir mesleği yoktu, ailesinin verdiği harçlıklarla geçiniyor, harçlıklar yetmezse, kahvehanelerde ve lokantalarda garsonluk ederek geçinmeye çalışıyordu. Görücü gönderse ne olacaktı? Fatma’nın ailesi kızın okuduğunu bahane edip, vermeyecekti. Fatma’nın gözü okulmuş, şuymuş, buymuş, hiçbir şey görmüyordu. Tek derdi vardı: Yaşadığı yoğun baskıdan kurtulmak. Tabii, yağmurdan kaçarken, doluya tutulmaya kurtulmak denirse. Hayatının en büyük hatasını yaptı, Hasan’a kaçtı.

Yaşı küçük olduğu için, evlenmelerinde ailesinin rızasının alınması gerekiyordu. Ailesi, olay dallanıp budaklanmasın diye razı oldu. Hasan’ın da Fatma’nın babasından kalır yeri yoktu; içki, kumar ve daha birçok kötü alışkanlık. Durumu çabuk kavramıştı. Annesinin yaptığı hataya düşüp, kendisine eziyet çektiren bir adamla bir ömür geçirmek istemiyordu. Evliliğinin beşinci ayında, evden kaçıp, ailesine sığındı. Babası her ne kadar tepki gösterse de annesi direnip kızını bağrına bastı. Hasan’ın da bu durumu kabullenmekten başka çaresi kalmamıştı. Fatma, on sekiz yaşını dolduruncaya kadar ailesinin yanında kaldı. Bu süre sonunda, mahkemeye başvurup anlaşmalı boşandılar.

Fatma bu arada dışarıdan sınavlara girip, liseyi bitirdi. Artık önünde yeni bir yol açılmıştı. Üniversite sınavlarına girip Matematik öğretmeni oldu.

İkinci evliliğini üniversitede tanıştığı bir arkadaşıyla yaptı. Son derece anlayışlı bir insandı ikinci kocası Büyüğü kız, küçüğü erkek olan iki çocukları oldu; şimdi birisi on iki, diğeri dokuz yaşında.

Babası on yıl önce öldü. İnsanlar babalarını kaybettikleri zaman, yüreklerinde yeri doldurulamayacak bir boşluk hissederler. Böyle bir duyguyu tam olarak yaşamasa da beş yaşındayken babasıyla geçirdiği bir aylık mutluluğu unutamıyordu.

Annesini yalnız bırakmak olmazdı. Yanına aldı. Hem kendisi hem de eşi çalıştığı için, ilk çocuğunu iki yaşına getirinceye kadar, akla karayı seçmişti. Dolayısıyla çocuğa bakar, kendisine de ev işlerinde yardımcı olurdu. Hatta, söylemesi ayıp, ikinci çocuğu da anneye güvenerek yaptılar. Birine bakan ikisine de bakardı nasıl olsa. Üstelik, Hatice bu işi severek yapıyordu. Gözü gibi bakıyordu torunlarına.

Tam teşekküllü bir hastane odası. İki tane hasta yatağı var. Birinde yatan hasta Hatice. Artık “Hatice teyze” olmuş. Yaşı altmışa yakın, yüzü sapsarı, bir gözü neredeyse bitmek üzere olan serum şişesinde. Yanındaki refakatçi ise kızı Fatma. Hatice’ye akciğer kanseri teşhisi konulmuş. Her ne kadar söylemeseler de o her şeyin farkında.

Diğer yataktaki hasta ise, düşüp kaburga kemiklerini kırmış. Kemiklerden biri akciğerine battığı için, ciğerine dolan sıvının boşaltılması gerekiyor. Tek çözüm ameliyat, ama seksene yakın olan yaşından dolayı, doktorlar ameliyatı sakıncalı buluyorlar. Ameliyat edilirse masada kalabilirmiş. O yüzden, ciğerine bir tüp takıp, içerideki sıvıyı boşaltıyorlar. Çok eziyetli, zor bir iş, ama ne yapsın başka çaresi yok. Onun da yanında bir refakatçisi var. Kızı, emekli öğretmen.

Hastanelerde gerek refakatçiler gerekse hastalar birbirleriyle dost olurlar. Ziyaretçilerin termoslarla getirdiği çaylar içilir, çay eşliğinde sohbetler edilir. Bazen refakatçiler birbirlerinin hastalarına da yardım ederler. Çoğu zaman, hastanın karyoladan kaldırılıp indirilmesi için tek kişi yeterli olmaz. Taburcu olmadan önce, telefon numaraları alınır, sonra herkes birbirini arayıp sorar.

Sohbetler genellikle refakatçiler arasında olur. Hastalar da kendilerini iyi hissettikleri zaman katılırlar. Bir gün bu sohbetler sırasında Hatice ve Fatma başlarından geçenleri, çektikleri sıkıntıları anlattılar. Hatice yorulduğu zaman Fatma devam ediyor, Fatma anlatırken eksik bıraktıklarını Hatice tamamlıyordu.

Emekli öğretmenin annesi de anlatılanları can kulağıyla dinliyordu. Her halde halâ kendisine eziyet etmeye devam edip etmediğini öğrenmek için olacak:

“Kocan sağ mı, yoksa öldü mü?” diye sordu.

“Çok şükür öldü.” Diye cevap verdi Hatice.

Bu arada, emekli öğretmen hanım araya girdi:

“Nasıl öldü, çok çekmiştir herhalde?”

“Nerdee,” diye elini salladı, yüzünü öfkeyle buruşturarak. “Hık diye geberdi. Kalp krizi dedi doktorlar.”

Bunun üzerine hastane odası kahkahalarla doldu. Bu arada emekli öğretmenin annesi hem gülüyor hem de “Beni, güldürmeyin kız, tüp karnımı acıtıyor.” Diye yakınıyordu.

Hatice’nin biten serumunu yenilemek için, odaya giren hemşire de gülümseyerek “Ohh ohh maşallah, keyfiniz yerinde. Muhabbetiniz bol olsun” demekten kendini alamadı.

Anuş Gökce

LÜTFEN ÇOCUKLARIMIZA SAHİP ÇIKALIM

Sevgili okurlar bu mübarek ramazan ayında ramazanla ilgili bir şeyler yazmak isterdim. Lakin Çumra’da meydana gelen üst üste acı olaylar buna imkân vermedi. Çumra’da meydana gelen birer hafta arayla iki intihar vakası, benim intiharların sebeplerini ve önlenmesi için neler yapılması gerektiğini araştırmaya yöneltti.

İntihar nedir?

İntihar bir kimsenin kendi canına kıymasıdır, kendi isteğiyle hayatına son vermesidir. Her can kutsaldır. İnsanın kendi canına kıyması yasaklandığı gibi keyfi olarak hayvanların canına da kıymaları yasaklanmıştır.

İnsan nasıl kendi canına kıyar bilmiyorum. Can tatlıdır. Can azizdir. Dede Korkut hikayelerinde Deli Dumrul, Azrail’e kafa tutup meydan savaşı istediği zaman, atının gözüne Azrail görünür. At ürker ve yere düşürür. “Azrail, Deli Dumrul’un göğsüne çöküp boğazına çöktüğü zaman Azrail’e yalvarmaya başlar. Azrail;

-Bre deli kavat, bana ne yalvarıyorsun? Benim elimden ne gelir? Ben bana emredileni yaparım. Görklü Tanrı’ya yalvar da tatlı canını bağışlasın der.

Deli Dumrul el açıp Tanrı’ya yalvarır:

Yücelerden yücesin

Kimse bilmez nicesin.

Güzel Tanrı

Nice cahiller seni gökte arar yerde ister

Sen bizzat müminlerin gönlündesin.

Daim duran cebbar Tanrı

Baki kalan settar Tanrı

Benim canımı alacaksan sen al

Azrail’e almağa bırakma.

Dedi. Bu sözler Tanrının hoşuna gitti. Deli Dumrul’a yerine can bulması karşılığında canını bağışlaması için Azrail’e emretti.

Deli Dumrul babasına gitti, canını istedi. Babası “can tatlıdır oğul. Canımı sana vermem” dedi. Ak pürçekli anasına gitti, o da “Oğul oğul, Dokuz ay karnımda taşıdığım oğul. Benden başka ne istersen iste. Canımı isteme. Can tatlıdır, canımı sana vermem oğul.” dedi. (Ergin, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, s.126)

Sevgili gençler görüldüğü gibi can tatlı, can aziz. Canından çok sevdiğini söylediği anası bile oğluna canını vermiyor. Öyle ise neden tatlı canınıza kıyıyorsunuz?

Çumra’da bir hafta içinde iki gencimizin intihar etmesi biz eli kalem tutanları derinden yaraladı. Elbette en çok ciğeri yananlar onları yetiştiren anne babalardır.

İntihar vakalarının çoğalması üzerine benim de yüreğim sızladı. Gençlere çok acıdım. İntihar vakalarının sebepleri, belirtileri nelerdir ve nasıl önlenebilir? Sorularına cevap bulmaya çalıştım.

Uzmanlar en çok intihar vakalarının depresyona giren kişilerde görüldüğünü ifade ediyor. Antalya Psikiyatri Merkezi Uzmanlarından Psikiyatrist ve Psikoterapist Filiz Uluhan, İntihar edenlerin %90’ında psikolojik bozukluk olduğunu belirtiyor. Günümüzde intihar olaylarının en sık görüldüğü yaş grubunun 18-24 yaş olduğunu belirten Filiz Uluhan, kadınların erkeklere oranla 3 kat fazla olduğu, ölümle sonuçlananın ise erkeklerde kadınlara oranla 3-4 kat daha fazla olduğuna dikkat çekiyor. Uluhan depresyon belirtilerini ise şöyle sıralıyor: “Ergenin duygu durumunda ve davranışlarında belirgin bir değişiklik olası bir intihar girişiminin habercisi olabilir. Kişisel bakımına önem vermemeye başlayan, içine kapanan, daha önce sergilemediği tarzda itkisel ve umursamaz davranan bir ergen kendine zarar verebilir. Derslere olan ilginin ani yitimi ve notlarında ani bir düşüş uyarıcı işaretlerden sayılabilir. Ergen intiharlarında anne babanın beklentilerini karşılayamama, romantik bir ilişkinin yıkılması, ebeveynin ayrılması, ebeveynin ölümü önemli intihar nedenleri arasında olup, ergen kendi önem verme değerlerini yitirdiğinde intihar kaçınılmazdır.

İtkisel, saldırgan, kötümser kişilik özellikleri intihar için risk kaynağıdır. Yaşamın anlamını yitirilmesi ve geleceğe dair umutsuzluk intiharı tek çıkış yolu haline getirebilir. İntihar nedenlerinden psikiyatrik bozukluk olan majör depresyonda tabloya eklenen panik atak, uykusuzluk, sanrılar ve alkol kullanımında intihar riski çok yüksektir.”

İntiharın önlenmesi konusunda da Filiz Uluhan, potansiyel intihar eğilimi olan kişilerin zihinsel bozukluğunu tedavi etmenin gerektiğine dikkati çeker. Bu amaçla antidepresan, ansiyolitik ve duydu durum dengeleyici ilaçların yanı sıra intihara yönelik bilişsel davranışçı terapi uygulanabileceğini ifade ediyor. (https://www.psikoterapi.pro/psikiyatri-antalya/intihar-intihar-nedenleri-ve-intihari-onleme)

Sevgili anne babalar ve öğretmenler, eli kalem tutan herkes intiharı önleme konusunda elimizi taşın altına koymalıyız. Okullarımızda bütün öğretmenlerin en önemli görevi öğrencisini takip etmek, çok durgun ve dersle ilgisi olmadığı durumlarda onu bir psikoloğa yönlendirmek olmalıdır. Okullarımızda rehberlik derslerine çok önem vermeli, çocukların psikolojik sorunlarının giderilmesinde gerekli yönlendirme ve çalışmaları yapmalıdır. Her şey ders demek değildir. Çocuğun topluma kazandırılması, problemlerinin çözülmesi daha önemlidir. Çocuk kırık not aldığı zaman aile ve sınıf öğretmeni hayatın sonu olmadığını belirtmeli, onun durumunu düzeltmesi için fırsat tanımalıdır. Özellikle karne döneminde aileler bu konuda uyarılmalı, çocuğa baskı yapılmamalı ve arkadaşlarının yanında küçük düşürülmemelidir.

Çocuklar, gençler bir milletin geleceğidir. Onlar ne kadar bedenen ve zihnen sağlıklı olursa toplum da o kadar sağlıklı olur. Çocuklarımızla bire bir ilişki kurmak çok önemlidir. Ne kadar yorgun olursak olalım çocuklarımızla ilgilenmek, onların çıkmazlarını, ruhlarındaki boşlukları gidermek bizim atalık borcumuzdur.

Evlat edinme ve çocuğun kimliğini gizleme ileriki yıllarda olarak büyük bir sorun olarak ebeveynlerin karşısına çıkmaktadır. Evlat edinenler çocuklarının yedi yaşında iken gerçek anne babası, evlat edinme sebeplerini bir çocuk psikoloji uzmanlarının desteğinde söylemelidir. Çocuk kendi haline bırakılmamalı, gerçekleri başkalarından değil, birinci şahıslardan öğrenmelidir.

Çocuklarımızla aradaki sınırı koruyarak arkadaş gibi olmak, onların sırdaşı olmak, istedikleri zaman yardım elini uzatmaktır. Ailede mutluluğu bulamayan gençler dışarıda kim güler yüz gösterirse onun peşinden gider. Bu da çocuklarımızın kötü arkadaş edinmelerini, insan simsarlarının eline düşmesine yol açar. Önce çocuklarımızın güvenini kazanarak hayatlarına girerler, sonra da hayatlarını berbat ederler. Onları sigara ve alkol kullanmaya, madde bağımlılığına sürüklerler. Alkol ve madde bağımlısı olan çocuklar kendilerinden istedikleri her şeyi yaparlar. Evden para çal deseler çalarlar, filanı öldür deseler öldürürler. Hatta krize giren gençler kendi canlarına bile kıyarlar.

Çumra’da vefat eden gençlerimize Allah’tan rahmet ve ailelerine başsağlığı diliyorum. Umarım başka üzücü durumlar olmaz.

Kaynaklar

Ergin, Muharrem Prof. Dr., MEB , 1000 Temel Eser, İstanbul-1969

https://www.psikoterapi.pro/psikiyatri-antalya/intihar-intihar-nedenleri-ve-intihari-onleme

Not: Tüm Müslümanların Ramazan ayını kutluyorum. Allah darda kalanlara, işkence görenlere, esir soydaşlarımıza ve tüm insanlara merhamet ve yardımını esirgemesin, korusun, kollasın.

Mustafa ARICI

ÇUVAL

Murat, okuldan dönerken yaşlı bir teyzenin pazar eşyalarını güçlükle taşıdığını gördü. Teyzeye yaklaşıp,

“Sepeti ya da çuvalı ben taşıyabilirim,” dedi.

Yaşlı teyze önce şaşırdı, sonra yüzünde yorgun ama sıcak bir gülümseme belirdi.

“Allah razı olsun evladım,” dedi. “Dizlerim artık eskisi gibi değil.”

Murat ağır çuvalı omzuna aldı. Yol boyunca teyze, kendi çocukluğundan ve o yıllarda oynadığı oyunlardan bahsetti. Murat hem onu dinledi hem de teyzenin adımlarına uyum sağlamaya çalıştı. Okuldan eve dönüş yolu ona hiç bu kadar anlamlı gelmemişti.

Evin önüne geldiklerinde teyze durdu ve Murat’a dua etti.

“Bugün bana sadece yük değil, umut da taşıdın, geleceğin güzel olsun evlâdım," dedi.

Murat başını eğip teşekkür etti. Eve doğru yürürken omuzları hafiflemişti ama içi doluydu.

Annesi Murat’ı gördüğünde, oğlunun yüzündeki mutluluğu fark etti.

“Oğlum, bugün öğretmenin sana yüksek bir puan mı verdi?” diye sordu. Oğlunun mutluluğunun nedenini anlamak istiyordu.

Murat siyah önlüğünü çıkarıp duvardaki askıya astı.

Annesinin sorusuna gülümsedi ama başını iki yana salladı.

“Hayır anne,” dedi. “Bugün not almadım.”

Annesi şaşırdı.

“Peki bu mutluluk nereden geliyor o zaman?” diye sordu.

Murat bir an durdu. Kendisi de bu iyi hâline tam olarak anlam veremiyordu. Düşündü, önce doğru kelimeleri aradı. Sonra yavaşça anlatmaya başladı; yaşlı teyzeyi, ağır çuvalı, yolda dinlediği eski günleri ve evin önünde edilen duayı…

Annesi sessizce dinledi; oğlunun gözleri parladıkça kalbi ısındı.

“Anne,” dedi Murat, “sanki ben taşıdıkça çuval hafifledi ama içimde bir şey ağırlaştı. Ama kötü bir ağırlık değil… Böyle dolu dolu.”

Annesi oğlunun başını okşadı, yanaklarından öptü.

“İyilik böyledir, oğlum,” dedi. “Taşıması hafif, değeri ağırdır.”

O akşam sofraya oturduklarında Murat her zamankinden daha iştahlıydı. Yemeğin tadı ona bambaşka geliyordu. Pencereden sokağa baktığında, yaşlı teyzenin duası hâlâ kulağında çınlıyordu.

O gece Murat yatağına uzanmadan önce günlüğe yazacaklarını düşündü ve şunu yazdı:

“Bazı günler günlüğe değil, insanın içine yazılır; oradan ömür boyu silinmez...”

Firdevs Güneş-4

31.01.2026

Meram/Konya

Ailede Yapılan Eğitim Hataları

Prof. Dr. Firdevs GÜNEŞ

Eğitim gelecektir. Geleceğin anahtarı ise nitelikli bireyler yetiştirmedir. Bunun için erken yaşlardan itibaren çocukların dil, zihinsel ve sosyal becerilerini üst düzeyde geliştirmek gerekmektedir. Eğitim çalışmalarına önce ailede ardından okullarda sistemli olarak devam edilmektedir. Bu süreçte aileler çocukların eğitimi için sürekli çabalamakta, nitelikli okul ve öğretmenler aramakta, yüklü miktarda para ve zaman harcamaktadır. Ancak çocukları iyi yetiştirmek için sadece okuldaki çalışmalar yeterli olmamaktadır. Aileler evde de okulu destekleyecek çalışmalar yapmalı ve çocukların eğitim geleceğine katkı sağlamalıdır. Ayrıca çocukların geleceğini olumsuz etkileyen bazı hususlardan kaçınmalıdır. Bazı hatalar çocukların geleceği üzerinde tehlikeli sonuçlara neden olabilmektedir. Bunların başında kırıcı ifadeler gelmektedir. Aileler çocuklarla konuşmalarına dikkat etmelidir.

Kırıcı ifadeler. Bazı ailelerde çocuğa yönelik kırıcı ifadeler çok sık kullanılmaktadır. Örneğin "Sen tam bir işe yaramazsın!"... "Televizyon izlemek ve internette sohbet etmekten başka ne yapabilirsin ki?!" "Arkadaşlarının ne yaptığına bak. Nasıl çalıştıklarına bak." Filancanın oğlu senin gibi değil! Sen böylesin…!!" Bu ifadeler ne kadar sık kullanılırsa o kadar tehlikelidir! Bu ifadeleri çocuğa sürekli tekrarladığınızda, çocuk bu etiketler etrafında kendini şekillendirir ve bu durum, yaşamı boyunca davranışlarını ve performansını büyük ölçüde etkiler. Etiketleme çocuğu zehirleyici bir durumdur. Zamanla zihinsel hapishaneye götürür ve çocuk zihnini kullanamaz hale gelir. Bu ifadelerden olabildiğince kaçınılmalıdır. Bunun yerine “Derslerde başarılı olacağını biliyorum. En iyiler arasında olacaksın. Çalışmaya devam et" gibi olumlu ifadeler kullanılmalıdır. Ya da “Bu sefer başaramadın, ama devam et, cesaretini kaybetme. Tekrar tekrar çalış, er ya da geç başaracaksın.” gibi. Olumsuz ifadelerle onu sıkmayın, küçümsemeyin, hakaret etmeyin. Ona karşı sabırlı olun, öz saygısını ve özgüvenini artırın, aldığı sonuçlara şaşıracaksınız.

Diğer taraftan çocuğa kötü davranmak, ceza vermek, onun eğitim hayatına büyük zarar vermektedir. Bu nedenle aileler ceza ve yaptırımlara dikkat etmelidir. Gereksiz ve oransız verilen cezalar öğrenme için zararlıdır. “Hatalısın, kötüsün, yapamıyorsun, kafan yok” gibi ifadeler öğrenme için yetersizlik duygusu oluşturur. Zihin sağlığı için ciddi bir tehlikedir ve beynin kilitlenmesine neden olur. Oysa hata öğrenmenin önemli bir bölümüdür. Hata yapa yapa öğrenilir. Eğer yapılan hatalara sert tepki verilirse, öğrenciyi motive etmek yerine cesaretsizliğe sürükler. Bu nedenle öğrenme sürecinde olumlu güdülemeye dikkat edilmeli, ilgi ve merak uyandırmaya çalışılmalıdır. İlgi olursa daha kolay öğrenilir. Etkili öğrenme için çocuğun ilgisi ve merakı beslenmelidir. Aileler çocuklara rehberlik etmeli ve yol göstermelidir.

Okul hakkında olumsuz konuşma: Çocuğun yanında okul hakkında olumsuz konuşmak, açıkça geriye doğru bir adım atmak demektir. Bütün anne babalar çocuklarının okulda başarılı olmasını ister, ancak bazıları çocuklarına okulun hiçbir yere götürmediğini söylerler. Ya da çocuklarının önünde “birçok kişinin hiç okula gitmeden başarılı olduğunu” dile getirirler. Bu ifadeler doğru ve uygun değildir. Çocuk belli bir yaşa gelinceye kadar bu tür konuşmalardan kaçınmak gerekir. Çünkü çocuk bu durumu anlayacak olgunluğa henüz ulaşmış değildir. Aileler bunu iyi düşünmelidir. Bazı aileler ise çocuğun yanında okulda yaşadıkları olumsuz deneyimleri paylaşırlar. Ailenin çocukların akademik geleceği konusunda karamsar düşünceler sergilemesi, sürekli kriz ve işsizlikten bahsetmesi, çocukların eğitime devam etme isteğini kırar. Zamanla çocukları okuldan soğutur, pes etmelerine ve gelecekleri hakkında umutsuzluğa düşmelerine neden olur. Çocuğun önünde sürekli okul hakkında olumsuz konuşmak, çocuğun başarısını engeller. Oysa akademik başarı için üzgün fikirler yerine özgün fikirlere yönelinmeli, çocuğun okulun önemini tam olarak anlaması sağlanmalı ve sürekli güdülenmelidir.

Öğretmenleri eleştirme. Çocukla ödev yaparken bazı aileler kendi zamanında kullanılan ancak günümüzde kullanılmayan yöntemleri öğretmeye çalışmaktadır. Çocuk ise "Hayır, öğretmenimiz bize böyle öğretmedi, sınıfta böyle yapmıyoruz. Biz daha çok şöyle yapıyoruz..." diye itiraz etmektedir. Bu aileler yöntemin eskimiş olabileceğini kabul etmek yerine, “Senin öğretmenin ne biliyor” diyerek öğretmeni eleştirmektedir. Hatta bazıları bu değişikliklerin gereksiz ve olumsuz olduğunu söylemektedir. Çocuğun önünde sınıf öğretmenini, okul yönetimini, diğer öğretmenleri ve tüm eğitim sistemini eleştirmektedir. Oysa başarılı öğrenme için çocuğun öğretmene güvenmesi, saygı duyması ve onu izlemesi gerekmektedir. Öğretmenin eğitsel gücünü kabul etmeyen öğrenci sınıf içi eğitim etkinliklerine katılmaz. Dersleri dinlemez, öğretmene karşı olumsuz davranış sergiler. Bu durum zamanla eğitimden uzaklaşmasını getirir ve akademik geleceğini tehlikeye atar.

İhmal ve kuralsızlık. Evde kurallar yoksa, çocuk istediği zaman televizyon izliyor, ders çalışması gerekirken video oyunları oynuyor ve hiç uyarı yapılmıyorsa bu durum akademik geleceği için bir tehdittir. Bazı aileler “O bir prens, onu rahatsız etmeyelim “şeklinde düşünmektedir. Böyle davranan aileler kendilerine şu soruyu sormalıdırlar. “O yeterince bilinçli mi, yeterince sorumluluk sahibi mi, gerçekten ne yaptığının farkında mı, bu işin sonuçlarını düşünüyor mu? Eğitim sürecinde ihmal ve kuralsızlık ilerlemeye engeldir. Çocuğun başarılı olması için bazı kurallara uyması gerekmektedir. Günlük çalışma planı yapılmalı, ders çalışmak için belirli zamanlar ayrılmalı, oyun için süre belirlenmelidir. Ardından yapılan plan titizlikle uygulanmalıdır. Böylece ona öz disiplin kazandırılarak büyük bir iyilik yapılmış olur. Öz disiplin hem akademik hayatta hem de tüm yaşamda parlak başarılar elde edenlerin en büyük sırlarından biridir. Bu nedenle aileler evde çocuğun öz disiplin kazanmasına çalışmalıdırlar.

Devamsızlık yapma. Bazı aileler, kendi iş yaşamlarının yoğunluğu nedeniyle çocuklarının okul hayatını izleyemezler. Her şeyi yapacak zamanları ve enerjileri yoktur. Çocuklarının okula devam edip etmediğini takip edemezler. Çocuğu okula götürmek, akşamları ödevlerine yardım etmek, onu çalışmaya güdülemek, gözlemlemek, iyi öğrendiğinden emin olmak, okulun önemi hakkında konuşmak gibi işleri yapmak için çok meşguldürler. Bazıları çocuğun davranışlarını kontrol etmek ve öğretmenlerle görüşmek için okulu bile aramaktan kaçınmaktadır. Oysa tüm bunlar ailenin sorumluluğundadır. Çocuğun eğitim ve okul hayatının sorumluluğu sadece öğretmene ait değildir. Aileler de eğitim için gerekli sorumluluğu üstlenmeli, çocuğun okuldaki çalışmalarını, durumunu ve başarısını izlemelidir. Okula düzenli devam etmesi sağlanmalıdır. Etkili öğrenme için okula devam etme, arkadaşları ve öğretmenle birlikte çalışma önemlidir.

Sürekli müdahale etme. Evde çocuğa sürekli müdahale etmek, ödevini yapmak, her işine yardım etmek, ayakkabı ve elbisesini giydirmek, çantasını taşımak doğru değildir. Bu tür davranışlar çocuğun kendini geliştirmesine ve bağımsızlık kazanmasına izin vermez. Tam tersine ona sorumluluk alma, kendi işlerini yürütme öğretilmelidir. Kendi ödevini kendi yapmalı, sadece takıldığı konularda yardım edilmelidir. Ona ödevi nasıl yapacağı gösterilmeli, çalışmayı bitirince getirip göstermesi istenmelidir. Bu şekilde yavaş yavaş, kendi başına bir şeyler yapmayı öğrenecektir. Kendine güven, sorumluluk alma ve bağımsızlık evden ayrılıp daha uzak bir yerde eğitimine devam etmek için gerekli olacaktır. Ayrıca aileden uzaklaştığında veya büyüdüğünde, hayatın zorlukları karşısında sorumluluk üstlenmesi gerektiğinde buna ihtiyacı olacaktır.

Çocuğu sürekli savunma. Bazı aileler, çocuklarının okulda yaşadığı hemen her durumda ve her sorunda çocuklarının tarafını tutarlar. Çocuğun sorumluluk geliştirmesine yardımcı olmak yerine, yaramazlık yaptığında türlü türlü bahaneler bularak onu savunurlar. Çocuk sınıfta, sınıf arkadaşlarıyla veya öğretmenin önünde defalarca uygunsuz davranışta bulunmakla suçlandığı zaman onu savunmadan önce iyi düşünülmelidir. Bazı aileler, çocuğu eleştiren tüm öğretmenlerin kasıtlı ve kötü niyetli davrandıklarını düşünüyorlar. Oysa bu konuda dikkatli olunmalıdır. Çocuk doğruyu söylemiyor olabilir. Çocuk, okulda yaşadığı bir olayı genellikle ailesinin kendisini savunacağı şekilde anlatır. Bu konuşmanın gerçekleri yansıtmayabileceği unutulmamalıdır. Çocuğun anlattıkları süzgeçten geçirilmelidir. Olayın farklı yönlerden araştırılmalı, gerecek durum ortaya çıkarılmalıdır.

Çocuğun anlattığı her şey inanma. Bazı aileler, "Çocuğumu iyi tanıyorum, o böyle biri değil, bunu yapamaz" diyorlar. Oysa bu her zaman doğru değildir. Bazı çocukların anne baba veya ailesinin önünde sergilediği davranış, dışarıda sergilediği davranıştan farklı, hatta tam tersi olabilir. Sınıftaki bir arkadaşına sorularak kontrol edilmelidir. Her gün kimlerle vakit geçirdiğini, kimlerle takıldığını, kaç kişi olduklarını, nasıl insanlar olduklarını, nasıl düşündüklerini ve hepsinden önemlisi çocuğu nasıl etkilediklerini aile bilmiyor olabilir. Çocuk ailesinin tepkisinden korktuğu için bazı olayların sonuçları hakkında yalan söyleyebilir. Bunun için çocuğun söyledikleri sorgulanmalı, verdiği bilgileri doğrulamak için okul aranmalı ve çocuğun gelişimi düzenli olarak takip edilmelidir. Ara sıra çantasına bakılmalı, dışarıdan ne getirdiği kontrol edilmelidir. Durumu ve davranışları hakkında bilgi edinmek için okulla düzenli olarak iletişim kurulmalıdır.

Sonuç olarak ailede yapılan eğitim hataları sadece yukarıda verilenlerle sınırlı değildir. Burada çok sık yapılan hatalar ele alınmıştır. Aileler çocukların eğitim geleceğine yardım etmek için dikkatli hareket etmeli, onların geleceğini olumsuz etkileyen konuşmalardan kaçınmalıdır. Kırıcı ifadeler yerine öğrenmeye güdülenmeli, olumsuz düşünceler yerine olumlu düşüncelere yöneltilmeli ve başarılı olmaları için gerekli destek verilmelidir. Böylece geleceğine yön veren bireyler yetiştirilmelidir.

SARI ÇİĞDEM MASALI...

Dur, yavaş!

Dikkatli bas toprağa,

Baharın müjdecileri

Sırayla gelir dünyaya.

Kardelen küsmüş,

Üzülüyor zamanım

Kalmadı diye...

Şu çalı dibindeki

Küçük sarı çiçek,

Muştulamak için

Geldi ilkbaharı...

Üstünden attığı

Beyaz yorgandan

Başını çıkarıp,

Etrafa nasıl da

Çalım satıyor bak!

O narin bedeninin

Üstüne kondurulan,

Sarının en can alıcı

Tonuyla taç bir kase,

Etrafını saran iki çift

İğneli yeşil yaprakla

Tamamlanan nadide,

Kusursuz bir güzellik...

Çiğdem demişler adına;

Kınası Toroslarda yakılan,

Anadolu'nun gelinlik kızıdır...

Nevruzun kız kardeşi,

Sümbülün ablasıdır.

Saklambaç oynarken

Baharda, kıskanırlar

Sığınamazlar Nergisle.

Cemreler düşerken,

Kuytularda çiçek açar,

Arılara görünmeden

Usulca geri kaçar!

Sazın telinde,

Veysel'in dilinde

Nazı işvesi...

İlham verir şairlere

Benzersiz kisvesi...

Aramaya çıktım

Dağı tepeyi taradım,

Saklandığı kayanın

Ardında rastladım.

Konya Büyükşehir’den kaçırılmayacak şölen: Sazımda Söz Var!
Konya Büyükşehir’den kaçırılmayacak şölen: Sazımda Söz Var!
İçeriği Görüntüle

Uzandım, okşamak

Tacına dokunmak

İstedim, irkildi!

Sinmişti korkudan,

Yine hoyrat bir el,

Onu koparıp alacak

Sandı yurdundan!

Sobeee...

Aç gözünü

Ben geldim!

Gülümse fotoğrafını

Çekeyim dedim...

Endamına bakmayıp

Cilvelendi, kıskanırlar

Söyleme yerimi dedi!

Nerde o, gelmedi mi?

Dedim;

Anlamazdan gelip,

Kimi soruyorsun?

Dedi...

Mavi donlu gök gözlü,

Vardı ya hani?

Haaa o mu? daha

Bir haftası var onun!

Çok özledim hep

Yolunu gözledim,

Hayranları çoktur

Ukaladır biraz ama

Yakışığı süsüdür

Nev baharın...

Doyamadık sohbete;

İyi ki varsın Çiğdem,

Ömrüme ömür kattın,

Gönlüme düşen

Cemresin sen.

Hakk Teâlâdan

Armağansın bize

Dedim, utandı!

Varoluş sahnesinde

Gösteri sunar gibiydi...

Eğilip saygıyla

Kâinatın sahibi,

En büyük sanatçıyı

Hürmetle selamladı.

19 Şubat 2026

M. Yavuz ÇOLAK

Kaynak: SADIK GÖKCE- SEDAT ULUPINARLI-ANUŞ GÖKCE