Vaktiyle bir büyüğümüz, “Güzel sözler söyleyin, zira söz vücut bulur” dişye tavsiyede bulunmuştu. Nevşehir’in Köşektaş köyünde doğan Fatma Şeref Polat da henüz on üç yaşında bir ortaokul talebesiyken, “Ey Mevlâna sana gelsem” diye seslenen şiir yazmış ve anlaşılıyor ki o şiir vücut bulmuş. Avukat yazar Fatma Şeref Polat ile kültür dünyamızın önemli konuları üzerine söyleştik.

Öncelikle sizi tanıyalım. Nerede, hangi tarihte dünyaya geldiniz. Öğrenim hayatınızı hangi okullarda tamamladınız?

Konya çok güzel bir şehir Konya çok güzel bir şehir

Dünya’nın en güzel köylerinden biri olan Köşektaş ’ta 1970 yılında doğdum. İlkokulu köyümde, ortaokulu Kilis Kız Öğretmen Lisesinde, liseyi Hasanoğlan Atatürk Öğretmen Lisesinde ve Hukuk Eğitimimi Selçuk Üniversitesinde tamamladım. Bunu söylerken de fark ettim ki Konya’ya gelinceye kadar epey gezmişim. Hepsinin bir hiâyesi var elbette, yazmaya bir türlü sıra gelmeyen. Çünkü insan en zor kendini yazabiliyor.

Meslek hayatına nasıl başladınız ve ne zaman tamama erdirdiniz?

Çocuklar okul çağına gelinceye kadar, arada yaptığım işler olsa da tam zamanlı ya da resmi olarak meslek hayatına başlamak istemedim. Dolayısıyla biraz geç kalmışlık hissi ile 2001 yılında avukatlık büromu açtım. 2015 gibi de devam eden bir sağlık sorunum nedeniyle ara vermeye karar verdim. Buna rağmen, bizim meslekte birden bitmiyor işler bilirsiniz. Devam eden dosyalar oldu. Bu yüzden kesin tarih vermek mümkün değil.

Edebiyata ilginiz nasıl uyandı?

Uyanmadı çünkü aklım erdiğinden beri edebiyat benimle birlikteydi. Hayatımda olmadığı bir anı düşünemiyorum. Annemin söylediği ninniler, çocuklar hasta olunca köyümüzde söylenen tekerleme, mâni gibi bir şey vardı. Başka yerde aynısı var mı bilmiyorum. Onu söyleyerek nereniz ağrıyorsa orayı sıvazlarlar ve ağrı geçerdi, ciddi bir şey yoksa. Şöyle: “Hebere hübere, gün gördükçe kabara, bugünkü bugüne yeter, yarınki daha beter, ertesi gün Fatoş (hasta olan çocuğun ismi söylenir) tahtalıköye danaları gütmeye gider.” Bunun bir ezgisi de var ve bana çok iyi gelirdi. Bir hastalık sonrası babama dedim ki: “Artık iyileştim ve şu güzel tahtalıköyü görmek istiyorum. Merak ediyorum. Danaları varsa da güdelim, götür beni!”

Ebeveynlerinizi zor durumda bırakan bir talepte bulunmuşsunuz.

Annemle babam birbirine baktı, gülümsedi ama kimseden ses çıkmadı. Israrım üzerine babam tahtalıköyün mezarlık olduğunu açıkladı. Üç buçuk yaşlarındaydım ama mezarlık evimizin yanındaydı ve ölen insanların oraya gömüldüğünü bir daha gelmediklerini biliyordum. Ağlayıp küstüm doğal olarak; benim ölmemi istiyorlar, sevmiyorlar zannettim. Sonra bana bunun bir şaka olduğunu; sanatta, türküde, şarkıda böyle şeylerle karışılacağımı anlatmaya çalıştılar. Ben de dikkat etmeye başladım. Kim dümdüz konuşuyor, kim sanat yapıyor gibi bir gözlemciliğim oluştu ve bu ilgi ile merak giderek beni sarmaya başladı.

Evimizde zaten gazete, kitap okunur, radyo sürekli açık olurdu. En küçük kardeş olduğum için ben ilkokula başlamadan önce, büyük kardeşlerimin ödev yapmak için Yaban gibi, Çalıkuşu gibi Cumhuriyet dönemi eserlerini okuyup konuştuklarını hatırlıyorum. Dünya klasiklerinden Suç ve Ceza, Sefiller gibi romanlar da çokça duyduğum isimlerdi. Açıkçası bunları okumak için meraktan ölüyordum ama kitap yazıları çok uzun ve küçüktü. Ben de evdeki kutulardan okula gitmeden önce okumayı öğrendim. Bu yüzden, omo, alo, sana yağ ve mobil delvac (motor yağı) unutmadığım kelimelerdir.

Bu arada annemin müthiş bir şiir hafızası vardır. Türkü, ağıt ve yaşanmış hikâyeler bakımından birçok şehirle yarışacak köyümüzden yüz elli yıl öncesine kadar rivayetle gelen eserleri ezbere bilir, güncel bir olaya bağlayıp hemen okurdu. Ayrıca gazetelerde yayınlanmış ödüllü milli şiirler ve ders kitaplarındakiler buna dâhil. Dolayısıyla evimizde çoğu zaman şiirle sohbet edilirdi. Allah uzun ömür versin hala aynı heyecanla okuyor.

Rahmetli babam ise dini manevi konulara meraklıydı. Muhyiddin Arabi’yi ilk kez ondan dinlemiştim ama çok merak etmeme rağmen kırk yaşından sonra okumamı söylemişti. Okuduğum ve etkisi ile Aşk Güneş’e Benzeri yazdığım günleri görmedi ne yazık ki… Şunu da eklemek isterim. Babamın çok sevdiğim minyatürlerle süslü peygamberler kıssası kitabı vardı. Masallar bitince onu okurdu bana. Tabii en sevdiğim Hz. Yusuf (a.s) kıssasında, hiç unutmadığım bir bölüm var: Yakup (a.s) kanlı gömleğe sarılıp ağlarken Kenan ilinin kurtları toplanıp geliyordu karşısına ve hal diliyle, “Yusuf’u biz yemedik” demek istiyorlardı. Ben hal dilini bilmeyince o sahneyi kurtları koro halinde, “Yusuf’u biz yemedik” diye bağırırken canlandırıyordum kafamda. Ve kurtlar da ağlıyordu. Şimdi aklıma geldikçe gülümserim, o hayal hep aklımın bir yerindedir. Ve normalde soğuk ve sert bir adam olan babam gözleri yaşararak burayı okumaya çalışınca, olayın şimdi bir yerlerde gerçekleştiğini sadece bizim orada olmadığımızı hisseder ben de ağlardım. Bir de Kerbela da öyle her an, her şey yeniden olur, yetişemem...

Bu iki çocukluk anımın da ilk romanımda izi vardır. Aşk Güneşe Benzerde Şems-i Tebrizi Hazretlerinin, “Yusuf’u hasedin kurdu yedi. Kenan’ın kurtlarının ne suçu var?” diye başlayan hasede dikkat çeken tirat gibi bir konuşması vardır. Belki o iftiraya uğramış kurtlar korosunu aklama, insanın içindeki haset kurdunu yakalama çabası kalmış içimde…

İlk romanınızın varoluşu öyküsüne da kapı aralamış oldunuz. Ne zaman yazdınız ilk kitabınızı?

Bu tarihi unutmam mümkün değil. 08.06.2011.  Çünkü 8 Haziran yaş günüm. Editörüm Rifat Özçöllü beyin teklifi ile Callisto Yayınlarının sahibi Murat Sezer beyin büyük inceliği; Roman dosyam İstanbul’daki yayınevlerinde üç koca yıl okunmadan dolaştıktan sonra çok şükür ki benim kadar seven ve benim kadar inanan insanların eline geçti ve bana harika bir doğum günü sürprizi yaptılar. Kitap sırada diye bilmiyordum. Daha ne kadar beklenir bilmiyordum. Hayatınızda hiç tanımadığınız insanlar sizi en iyi anlayanlar olabiliyor, bu da edebiyatın en güzel yanlarından biri…

Böylece ilk kitabım GEL Aşkın Kimyası ismi ile 8 Haziran 2011’de Callisto Kitap Yayınevinden çıktı. Aynı kitap bir yıl sonra Paradoks Yayınlarının teklifi üzerine eski yayınevimin de rızası ile Aşk Güneşe Benzer ismi ile yeniden yayınlandı ve üç baskı yaptı.

Diğer kitaplarınız ve muhtevalarından bahseder misiniz?

Kınnesreyn Yazıları 2. Kitabım, Memleket Gazetesinde İşaret Taşları başlıklı köşemde yayınlanan yazılarımdan altmış dört tanesini ve bazı röportaj ve konferanslarımı içeriyor. 8 Haziran 2017’de KİFSAD Şehir Kitapları Serisinden ilk yayın olarak basıldı. Üçüncü ve dördüncü kitaplarım Benim Adım Mevlâna ile Benim Adım Yunus Emre isimli çocuk kitapları serisi, Çocuk Gezegeni yayınevinden çıktı.

İşlediğiniz konularda gerçek hayatlardan esinleniyorsunuz, yanılıyor muyum?

Bu kaçışı mümkün olmayan bir kaynak sanıyorum. Ben tarihi roman ve hikâye yazmayı tercih ettiğim için günümüzden çok uzakta yaşıyorum çoğu zaman. Buna rağmen kolaylıkla çok çeşitli kişiliklerde kahramanları bir anda devreye sokarak olay örgüsü kurabiliyorum. Romanımda ve çocuk hikâyelerimde bunu fark eden okurlarım ya da araştırmacılar sorunca üstünde düşündüm. Çocukluğumdan beri insanları anlama çabam mesela; bana tuhaf gelen bir şeyi bir insan yapıyorsa, neden yapıyor gibi meraklarım, empati yapmadan yargılamama gibi alışkanlıklarım ve mesleğim sayesinde tanıdığım insan profilleri; sanıklar, tanıklar şikayetçiler, aynı olaya farklı, hatta tam tersinden bakan hukukçu meslektaşlarım… Bazen kesin sonucu belli olan bir davanın küçücük bir delilin ortaya çıkması ile tam aksine dönmesi gibi… Yaşananlardan bir birikim var mutlaka ve bunun benim kalemimi kıvraklaştırdığını düşünüyorum. Ama doğrudan birinin hayatını hiç yazmadım. Ya da insanlara bir gün romanımda bir kahraman olur mu gözüyle bakmıyorum.

Anadolu’da yazar olmanın okuyucuya ulaşmak açısından zafiyetleri ya da avantajları var mı?

Ülkemizin en önemli edebiyat sorununa işaret ettiniz, teşekkür ederim. Hatta diğer bütün alanlar da böyle, siyaset, ticaret, aklınıza ne gelirse, hep bir taşra yani dışarı sorunumuz var. Merkez ve çevre diye de bunu yumuşatanlar var. İnternet bu sorunu biraz azaltmış görünse de oransal olarak büyüklüğünü koruyor.

Ben bu yüzden ilk romanım İstanbul’da bir yayınevi tarafından basılsın diye üç yıl bekledim. Hiç kolay değildi. Mevlâna ve Şems gibi bütün dünyada bilinen çok tartışılan devasa iki şahsiyeti gerçeğe en yakın hali ile anlamak için beş altı yıl bütün kaynakları okuyorsunuz. Yetmiyor onlar nelerden etkilendi diye yüz yıl öncesini, sohbetlerinde geçen isimleri, kitapları okuyorsunuz. O da yetmiyor sonrakiler onları nasıl anladı diye yüz yıl sonrasını okuyorsunuz. Günümüzde haklarında yazılanları da okuyorsunuz. Sonra da bunca bilgi ile akademik bir eser yazabileceğiniz halde insanlar daha kolay ulaşıp keyifle okusun diye akıcı, akılcı, olay örgüsü ile dizi tadında bir roman haline getiriyorsunuz. Hiç söylenmemiş şeyler ve başka hiçbir yerde bulunmayacak bilgiler de var akışın içinde, kaçırmayanlar için… Ama kimse görmüyor. Üç yıl her gece dua ettim biri görsün diye. Şanslıyım ki biri gördü ve çok beğendi hemen beni aradı. Aşk Güneşe Benzerin basım hikâyesi böyle başladı. Ama o yayınevi raflarında hiç görülmeyen ne kadar dosya var bilmiyoruz.

Anadolu’da ulusal düzeyde hatta uluslararası ya da evrensel düzeyde okuyucu ile buluşması gereken birçok kalem var. Şair ya da yazar ama hiçbir zaman İstanbul ya da Ankara’dakiler kadar tanınma tanıtılma imkânı olmuyor ve bu memleketimizin büyük bir kaybı…

Avantajlı tarafı da var elbette: O da özgünlüğünü koruyabilmesi, gündemin aldatıcı her an değişen rüzgârına kapılmaması, reyting adına sanatından taviz vermek zorunda kalmaması ve halkın içinde olması… Şöhretin büyüleyen efsunundan muhafaza olmak da önemlidir belli bir olgunluk düzeyine gelinceye kadar.

Bir Konya hayranı olan merhum Seyit Küçükbezirci ile epey bir zaman faaliyette bulundunuz. O siz de siz onda ne buldunuz? Yazı hayatınıza katkısı oldu mu?

Olmaz mı? Kınnesreyn Yazıları tamamen onun ısrarı ile ortaya çıkmış bir kitaptır. Şimdi en çok olumlu geri dönüş aldığım ve iyi ki yazmışım dediğim bir eser. Ruhu şad olsun!

Seyit Küçükbezirci, kendi deyimi ile atalarına uyup Konya’ya geri çekildiği için ülkemizin henüz haberi olmasa da eserleri ile hem kültürümüze hem ekonomik kalkınmamıza önemli katkılar sağlamış bir mücadele insanıdır.

Kendisi ile ömrünün son zamanlarında tanışmış olsak da epeyce ortak proje ve faaliyet yaptık. İlk kez Türkiye Yazarlar Birliğinde imza günümde tanıştık. 2012 Aralık ayı başlarındaydık. Romanımı imzaladım. Bir süre sonra arayıp okuduğunu söyledi ve benden bir şey istedi. Bir rüya gördüğünü ve beş yıllık ömrü kaldığını anlattı. Ölmeden hayatını bir romancıya anlatmak istediğini ve romanımı okuduktan sonra bunun için beni seçtiğini söyledi. Ben de o sırada yeni romanım üzerinde çalışıyordum. Hiç uygun değildim. Ama benim de benzer bir sürecim olduğu için bu son arzuyu nasıl reddederim diye düşündüm. Elbette dinlerim dedim. 

Aslında bu rüyanın bir sanrı olduğunu ama kendisinin abartıp inandığını düşünüyordum. Çünkü görünürde ciddi bir rahatsızlığı yoktu. Fakat bildiğiniz gibi 11Aralık 2018 ‘de vefat etti. Yani bana söylediği andan itibaren tam beş yıl olmuştu. Ve bu beş yıl içinde çok önemli faaliyetler yaptı, bir günü boş geçirmedi. İnsanlar yeterince takip ederlerse, Allah’ın herkese özel işaretler yolladığını söylerdi. Merak edip yazılarını okusunlar diye anlatıyorum. Çünkü muhakkak çok ilginç bilgiler bulacaklar. Melami meşrep bir insandı, bu yüzden çoğu kişi onu yaşarken anlayamamıştır.

Bense ummadığım kadar farklı bir hayat ve müthiş bir bilgi birikimi buldum kendisinde; belki de çok erken kaybettiğim rahmetli babamla yarım kalan, sohbetlerimizin, hikâyelerimizin devamı olsun diye Allah’ın bir hediyesiydi.

O ise hayatta en çok sevdiği ama en az yapmaya fırsat bulduğu öğretmenlik mesleği için hep ah eder. Sonra bana, “Ne garip değil mi? Hayatım boyunca yetiştirmek istediğim insan modelini Allah yetiştirilmiş olarak karşıma çıkardı” derdi. Zaten iltifat konusunda çok cömert bir insandı. Ve her şeyini bana anlatmış olmanın güveni ile, ne istediğini bilirim diye olacak, kısa zamanda kurucu başkanı olduğu Fikir Sanat Adamları ve bir dönem başkanlık yaptığı Konya Turizm Derneğinde kendisine vekaleten faaliyetleri yürütmemi istedi. Bu arada Turizm Derneğine üye bile değildim. Açıkçası hiç anladığım ya da ilgim olan işler de değildi. Ama şehir için gerekli ve önemli şeylerdi. Böylece farkında olmadan sivil toplum çalışmalarını da öğrenmiş oldum. Elbette yalnızca ben değil, kendi alanında uzman ve bana destek, yardımcı olan arkadaşlarımız da vardı. Ustayı kırmayalım onu da yapalım bunu da yapalım derken bir ekip olduk. Aynı şekilde Selçukya’da devam ediyoruz. Elbette Seyit Küçükbezirci’den öğrendiğimiz şeyler buraya sığmaz.  Allah gani gani rahmet eylesin.

DEVAM EDECEK

Kaynak: MUSTAFA GÜDEN