Unutursun Diye Çok Korkuyorum, Aldanmak Acı Şey Aldandım İşte, Dayanılmaz Bir Çile Bu Allah’ım, Aldatma Kendini Mutluyuz Diye Ayrı Dünyaların İnsanıyız Biz, Bir Ümit Versen Bana, Nikâhım Kıyılsa da, Bu Kadar Üstüme Gelme Ey Kader, Doğmuyor Gönlüme Küçük Bir Neşe, Çıkma Karşıma Karşıma, Sokak Kadını gibi onlarca beste ve güftesi İbrahim Tatlıses, Muazzez Ersoy, Hayri Şahin, Ümit Besen, Ayşe Tunalı, Gülden Karaböcek, Vahdet Vural ve Bedia Akartürk gibi pek çok sanatçı tarafından seslendirilen Âşık Salihi ile eserlerinden hayatının detaylarına ve adını mahlası edindiği kara sevdası Saliha Hanıma kadar; bazen keyifli, bazen hüzünlü bir söyleşi yaptık.
Hüviyetindeki adıyla Halil Yılmaz, toplumdaki namıyla Âşık Salihi şöhrete giden yolda yaşadıklarını, hayatının zorluk ve mutluluk dönemlerini içtenlikle anlattı. Sizin, bizim, hepimizin bazen hüzünlenip kedere bürünerek, bazen de mutluluktan coşarak dinlediğimiz şarkılar ve türküler var ya; işte onlar hiç de kolay yazılmıyormuş, okuyunca anlayacaksınız.


M.GÜDEN: Hangi tarihte, nerede doğdunuz, babanız kimdi ne iş yapardı?
A.SALİHİ: 18 Mart 1949 tarihinde Konya’da dünyaya geldim. O yıllarda herkes çocuğuna Cihan Harbinde şehit düşen yakınının ismin verir onunla teselli bulurmuş. Bana da Cihan Harbinde şehit düşen Halil dayımın adını vermişler. Zeynep ninem, dedemin ölümünden sonra çocuklarını yanına alıp 1920 yılında Hadim’in Sazak köyünden iki eşeğin üzerinde Konya’nın Uluırmak Mahallesine gelmiş. Babam önceleri orada bahçelerde bekçilik yapardı. Sonra 1953’ün Eylül ayında Küçük Kovanağzı’ndan bir bağ satın aldı, oraya taşındık.


M.GÜDEN: Eğitim hayatınız nasıl geçti?
A.SALİHİ: Önce şunu söylemem lazım; ben beş çocuklu ailenin dördüncü çocuğuyum. Yokluk yıllarında imkânsızlıktan diğer kardeşlerim okutulamamış ama bu fırsat bana verildi. Bu yüzden kendimi diğer kardeşlerime karşı hep mahcup hissettim. Okul hayatıma gelince; o yıllarda Kovanağzı’na en yakın okul Mümtaz Koru İlkokulu idi. İki yıl buraya gittikten sonra 23 Nisan İlkokuluna devam ettim. Ardından, günümüzde Konya Lisesi olan o zamanın Konya Erkek Lisesi’nde ortaokula başladım. Fakat zengin kesim çocuklarının arasında okula uyum sağlayamadım. Bunun üzerine Eski Garaj civarındaki Devrim Ortaokulunda eğitimime devam ettim. Ortaokuldan sonra yine Konya Erkek Lisesine gittim.
M.GÜDEN: Zengin fakir uyuşmazlığı üzerinde duralım mı biraz?
A.SALİHİ: Rahmetli Annem Konya’ya gelin geldiği zaman Konya Lisesi binasına bakıp “Allah’ım benim de yavrularım bu okulda okuyacak mı?” diye iç geçirirmiş. Okul zamanım gelince bana da annemin hayal kurduğu okula gitmek nasip oldu. Fakat aynı yaşta, aynı boyda olduğumuz bir üst düzey aile çocuğu ceketimde ve pantolonumdaki yamalar sebebiyle benimle aynı sırada oturmak istemedi. Okul idaresi de o çocuğun isteğine uyarak beni sınıfın arkasına gönderdi. Bu durum haysiyetime dokundu, ağladım. Yanıma gösterişten uzak esmer, zayıf bir çocuk gelip “Gel yahu, neden ağlıyorsun? Beraber otururuz olur biter” dedi. Bu candan arkadaş, Konya’mızın eski Milletvekillerinden Mustafa Güzelkılıç’ın oğlu Bahri idi; o günden beri kendisi onlarca yıldır dostumdur.
Okuldaki sorun bununla da bitmedi. Biz yoksul bir yöreden zengin çocuklarının arasına geliyorduk. Yatılı çocuklara pişirilen yemeğin kokusu zenginleri rahatsız ederken bizim hayallerimizi süslüyordu. O yemekleri yiyemediğimiz için biz üzülürken onlar yemek kokusuna burun kıvırıyordu. O zaman ‘hem çalışıp hem de okumak zorunda olduğumu’ anladım. O sene sınıfta kaldım. Eski Garaj civarında Devrim ortaokulu açıldı diye duyunca kaydımı oraya naklettirdik. Rahatlamıştım; hem arkadaşlarımla yaşam şartlarımız eşitti, hem de okuldan kalan yarım günde çalışabilirdim. Diğer okuldaki çocuklardan birçoğu kıyafetimdeki yama yüzünden yanıma yaklaşmazken burada bir bisiklete üç arkadaş biniyorduk. Yama-yırtık kimsenin umurunda değildi.
M.GÜDEN: Müziğe ilginiz kimlerin etkisiyle ve nasıl başladı? Kimlerden ders aldınız, neler yaptınız?
A.SALİHİ: Müzik öğretmenim İhsan Taykut’u bu vesile ile anmak istiyorum. Öğrenci halleri işte; kendisini çok taklit ederdim. Müziğin m’sini de ondan öğrendim. Ortaokulu bitirince 1966’da ekâbir zümrenin bulunduğu Konya Lisesi’ne başlamıştım. Aile ekonomimiz de ağabeyim Mustafa Yılmaz’ın gayretleriyle düzelmişti. Öğrencilerin kiminde piyano, kiminde keman vardı. Müzik öğretmenimiz Ahmet Bey bana ‘Oğlum, sana âşık diyorlar. Sen de saz çal, aramızda çeşit olsun’ deyince babam 35 lira vererek bir saz aldı. Gönlü de yoktu ama okuldan istendiği için aldı. Koca lisede saz çalan bir tek ben vardım. Sazı elime alışım böyle oldu. Okulda sazımla mizah, taklit, komedi yaparak şiirle müziği kaynaştırdım. Sazı aldıktan sonra babam iki de bir tembihte bulunup, “Bak evladım, saz ile gündüz sokağa çıktığını gören olursa, Ali Usta’nın oğlu çalgıcı oldu derler, kafanı kırarım” derdi. (Gülüyor) O devirde o kadar ciddi bir muhafazakâr anlayış vardı ki perdeleri çeker, gizli gizli çalardık. Dersi kimden aldınız dediniz ya; ben saz çalmayı kimseden öğrenmedim, elime aldığım ilk gün çalmaya başladım. Yatılı arkadaşlarımızın gurbet ateşine ortak oluyor, onlara saz çalarak arkadaşlık ediyordum. O dönemlerde radyo ve plaktan başka malzeme yoktu ve insanlar sanata sanatçıya açtı.
M.GÜDEN: Daha Liseye başlarken “Âşık” namıyla anılır olmuşsunuz?
A.SALİHİ: Aşk gönlümüzü o çağlarda titretince aşikâr oldu.
M.GÜDEN. Güfte yazarlığına ne zaman ve nasıl başladınız?
A.SALİHİ: İlk şarkımı, Halil’i ‘Âşık Salihi’ yapan Saliha adında bir kıza, henüz ortaokul sıralarındayken yazdım. Sonra aşk yüreğimizi dağladıkça yazmaya devam ettik.
M.GÜDEN: Söz Saliha hanımdan açılmışken; hayatınıza, hatta kimliğinize yön veren, destansı aşktan bahsetmek ister misiniz?
A.SALİHİ: Benim adım Halil’di ama ben sevdiğim kıza kavuşamayınca, onun adını kendimde yaşatmak için Âşık Salihi adını aldım. Bakın, Aslı olmasaydı Kerem yanmazdı. Saliha olmasaydı da Âşık Salihi olmazdı.
M.GÜDEN: Saliha kimdi, neden sizin derununuzda kaldı?
A.SALİHİ: Saliha, babası öldüğü için okumaya azmetmiş bir insandı. Ben İse fakir, bakırcı bir babanın oğluydum. Bizim zamanımızda ‘ele güne karşı’ diye bir anlayış vardı. Muhafazakârlığın zirve yaptığı dönemlerdi. Benim elim Saliha’nın eline değmedi ama sevdiğim kız için tam 35 şarkı besteledim. İlk şarkım da onun adına yazdığım Saliha şarkısıdır. Fakat benim için Saliha’ya erişmek mümkün değildi. Çünkü kendi ailem bile ‘Akıllı adam âşık olmaz’ diye bana karşı çıktı. Ben onurlu bir insandım ve sevdiğim kıza laf ettirmemek için ondan uzak durup fırıncı çırağı olarak işe başladım. Saliha gitti, lise bitti, aşkı bende bâki kaldı.
M.GÜDEN: Lisede edebiyat ve müzik öğretmenleriyle ilişkiniz nasıldı?
A.SALİHİ: Yazdığım şiirlerimi edebiyat öğretmenimiz Fidan Gürdal Hanımefendiye gösterirdim. Hata bulursa uyarır ve benim büyük bir şair, bestekâr olacağımı söylerdi. Okul içinde de şöhretli bir sanatçı olmuştum. Yılsonu faaliyetleri ve müsamerelerde şair ve müzisyenliğim işe yarıyordu. (Gülerek devam ediyor) Hatta bazı zengin çocukları o zamanın iyi sigarasından, bir paket Bafra getirip sevgililerine mektup yazmamı isterlerdi. Yazdığım mektuplar muskadan fazla tesir gösterir, arkadaşların münasebetleri gelişirdi. (Durgunlaşarak devam ediyor) Bu mektupları sanki kendi biricik sevdiğime yazıyordum da ona bir türlü ulaşamıyordum. Ulaşamadım, ulaştırmadılar ve her ikimiz de gerçek hayatın sorumluluklarıyla kendimizi çoluk çocuğumuzun istikbaline adadık.
M.GÜDEN: Beste yapmaya ne zaman ver nasıl başladınız?
A.SALİHİ: 1966 yılında Hicaz makamındaki ilk bestem Saliha adlı eserimdi. “Ayı sene Liseli Sevdiğim” ve “Söylerim Derdimi Dinlemez Zalim” adlı şarkılarımı da besteledim. 1966’da Türkiye Âşıklar Bayramına da katılıp üçüncü oldum. 1967 Türkiye Âşıklar Bayramında ise ikincilik ödülü aldım ve burada jüri üyesi olan Türkiye’nin süper starı Yıldız Tezcan hanımefendi, üstat Orhan Gencebay’ın eşliğinde bana madalya taktı. Yıldız Tezcan 1969’da çıkardığı 45’lik plakta Saliha’yı okudu. Bestekârlığım, uğuruna inandığım Saliha adlı bu eserimle başlamış oldu.
M.GÜDEN: Konya Âşıklar Mekânı olarak Âşıklar Bayramının da daimi ev sahibiydi, değil mi?
A.SALİHİ: Ah o ne güzel bir gelenekti! Beni de Türkiye’ye tanıtan büyük bir organizasyondu. 1966 senesinde Konya erkek Lisesi’nin karşısındaki kitaplık salonunda, şimdiki Tiyatro Binasında Âşıklar Bayramı yapılacaktı. Rahmetli Feyzi Halıcı Beyefendinin takdire şayan gayretleriyle geleneksel hale gelen bu ilk organizasyona Türkiye’nin dört bir yanından ozanlar, âşıklar katılmış, jüri olarak da o günün dehaları davet edilmişti. Âşık Veysel, Behçet Kemal Çağlar, Orhan Şaik Gökyay gibi büyük isimleri o salonda jüri olarak görmek, onların huzurunda sahneye çıkmak bana da nasip oldu.
M.GÜDEN: Nasıl cesaret buldunuz katılmaya?
A.SALİHİ: Âşıklar Bayramı yaklaşırken arkadaşlarım, hatta öğretmenlerim katılmam için beni teşvik ediyorlardı. Korkumu onlar sayesinde yenip müracaatımı yaptım. Merhum Şemsi Yastıman’dan Davut Sularî’ye, Sefil Selimî’den Müdâmî’ye, Şeref Taşlıova’dan Murat Çobanoğlu’na, Abdülvahap Kocaman’dan Kul Mustafa’ya, Mevlüt İhsan’i Şafak’tan İsmail Daimî’ye kadar pek çok ozanımız da katılıyordu.
Henüz Türkiye’de televizyon kanalı yoktu ve Alman televizyonu Âşıklar Bayramını kaydediyordu. Ahmet Kabaklı, Mehdi Halıcı ve İhsan Hınçer gibi üstatları da anmadan geçemeyeceğim. O gün Feyzi Halıcı’nın yanında duran Efkâri Baba beni göstererek “Yahu bu küçük çocuk da kim?” diye sormuştu. Feyzi Bey bana “Kendini tanıt bakalım” deyince,
“Adım Âşık Salih, Soyadım Yılmaz
Âşık olduğum sevdiğim bilmez
Âşık olmayanlar bayrama gelmez
Hoş geldin Konya’ya Hoş geldin Baba” diye mukabele ettim. Bunun üzerine Efkâri Baba Feyzi Beye dönüp “Bu çocuk olur; sahiplenelim, memleket ve millet faydalanır” dedi. Bu sözleri duyunca dünyalar benim olmuştu. Elimde saz ile sahneye çıktığımda hemşehrilerim dakikalarca beni ayakta alkışlayıp destek ve güç verdiler. O yarışmada üçüncü oldum. Sonra Şeyh-ül Muharririn Ahmet Kabaklı Tercüman Gazetesindeki yazısında beni metheden ifadeler kullandı. Behçet Kemal Çağlar ise İstanbul Radyosundaki programında benden övgüyle söz etti.
M.GÜDEN: Bestelerinize İstanbul yolu nasıl açıldı?
A.SALİHİ: Âşıklar Bayramında 1968 yılında da türkü dalında Türkiye birinciliğini aldım. Bundan sonra Türküola Plak Şirketi ‘Saliha’ adlı ilk bestemi Yıldız Tezcan Hanıma 45’liğinde okuttu. Aynı firma Yıldız Hanımın oynayacağı film için de benden bir beste istedi. Senaryoyu okuyarak, film için ‘Sokak Kadını’ isimli bestemi yaptım. Yıldız hanım bunu da plağa okudu. O günün şartlarında bu eserlerim yüksek satış grafiği yakalayınca 1969’da firma beni İstanbul’a davet etti. Böylece Saliha’yı kendi sesimden plak yaptım. İkinci şarkım ‘Mezarımda Taşım Olsan İstemem’ adlı bestemdi. Aynı sene bir 45’lik plak daha okudum ve ‘Hayalin Karşıma-Kalbime Misafir Oldun’ isimli bestelerimi seslendirdim. Satışlar beni mahcup etmedi. İnsanlar beni zevkle dinliyordu. Okulda da herkes benimle iftihar ediyordu. Üstelik sahneler de bana açılmaya başlamış, ağır beden işçiliği yapmama gerek kalmamıştı. Çay bahçelerinde, kına gecelerinde, çetnevirlerde okul harçlığımı kazanıyordum. (Yine bir tebessüm yayılıyor yüzüne) Fakat müzik karşılığında insanlardan para istemeye de utanıyordum. Bu işlerin çoğu da benim utangaçlığım yüzünden bedavaya gidiyordu. Bakma sen, halen de öyleyim; menajerler olmasa işimiz kül bizim.
M.GÜDEN: Henüz Lise çağındayken sanat dünyasına kendinizi kabul ettirmeniz hayatınızı nasıl etkiledi?
A.SALİHİ: 1967 yılının yazında Ahmet Gazi Ayhan Hoca ile birlikte Yıldız Tezcan Hanıma saz çaldım. Sahnede korkmamayı ve seyirci ile diyaloğu da bu sırada Ayhan Hocadan öğrendim. Sonraki senelerde Hocanın kızı Feyza Hanım ile aynı mekânlarda çalıştık. Konya’nın değerli bestekârı büyük müzisyen Timur Alpsakarya’dan sahne profesyonelliğini öğrendim; kendisiyle Huri Sapan’dan Bedia Akartürk Hanıma kadar pek çok soliste sazendelik yaptım. 1969 senesinde de Konya Erkek Lisesi’ne bir mezuniyet konseri armağan ederek okula veda ettim.
MUSTAFA GÜDEN
DEVAM EDECEK





