SORBONNE’DAN ANADOLU’YA UZANAN TARİHİ BİR BAŞARI
Türk tefekkür tarihinin en özgün ve dik duruşlu isimlerinden biri olan Nurettin Topçu, tam 51 yıl önce bugün, 10 Temmuz 1975'te aramızdan ayrıldı. 20 Kasım 1909’da İstanbul Süleymaniye’de Erzurumlu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Topçu, çocukluk yıllarında Türkçe muallimi Nafiz Bey sayesinde hayatı boyunca kalbinde taşıyacağı sönmez bir Mehmet Âkif sevgisi kazandı. İstanbul Erkek Lisesi’nde okurken felsefeye yönelen genç deha, 1928 yılında Avrupa’da eğitim görmek amacıyla açılan imtihanı kazanarak Fransa’nın yolunu tuttu. Fransa'da felsefe, sanat tarihi ve sosyoloji alanlarında kendini mükemmel bir şekilde yetiştiren Topçu, 1934 yılında Strasburg'da hazırladığı "Conformisme et révolte" (Uysallık ve İsyan) başlıklı ahlâk felsefesi tezini Sorbonne’da büyük bir başarıyla savundu. Bu tarihi başarıyla birlikte, Avrupa’ya tahsile giden Türkler arasında ahlâk üzerinde çalışan ilk öğrenci ve Sorbonne’da felsefe doktorası veren ilk Türk unvanını elde etti. Fransa’da kalması yönünde yapılan tüm cazip teklifleri elinin tersiyle iten Topçu, vatanına ve kendi insanına hizmet etmek sevdasıyla aynı yıl Türkiye’ye geri döndü.
İLKELERİNDEN ASLA TAVİZ VERMEYEN BİR MUALLİMİN SÜRGÜN ÖMRÜ
Türkiye’ye dönüşünün ardından Galatasaray Lisesi’nde felsefe ve sosyoloji öğretmenliğine başlayan Nurettin Topçu’nun hayatı, haksızlıklara karşı gösterdiği sarsılmaz karakter nedeniyle adeta bir sürgünler silsilesine dönüştü. Okul müdürünün bazı öğrencilere hak etmedikleri halde geçer not verilmesi isteğini kesin bir dille reddeden Topçu, tam da evlendiği düğün gününde İzmir Lisesi felsefe öğretmenliğine sürgün edildi. İzmir’de bulunduğu yıllarda onun düşünce dünyasının gür sesi olacak ünlü "Hareket" dergisini yayımlamaya başladı. Ancak derginin dördüncü sayısında yer alan ve dönemin kurucu kadrosunu eleştirdiği iddia edilen "Çalgıcılar" başlıklı yazısı, onun yeniden sürgün edilmesine yol açarak İstanbul Vefa Lisesi'ne, oradan da Denizli İsmet İnönü Lisesi’ne gönderilmesiyle sonuçlandı. Tam on yıl süren sürgün hayatının ardından ancak İstanbul Erkek Lisesi’ne dönebilen ve emekliliğine kadar burada çalışan Topçu, doçentlik unvanını almasına rağmen İstanbul Üniversitesi kadrolarına kasıtlı olarak tayin edilmedi. Üniversite kapıları kendisine kapatılsa da o lise sıralarında, Robert College'da ve İmam-Hatip Okulu'nda yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek idealist bir nesil yetiştirmek için ömrünü feda etti.
İSYAN, HAREKET VE İRADENİN FELSEFESİ İLE ŞAHSİYETÇİLİK AKIMI
Nurettin Topçu’nun felsefe dünyası, birbirini besleyen üç ana sacayağı olan isyan, hareket ve irade kavramları üzerine kuruludur. Onun sistematiğinde "isyan", bilinen anarşik başkaldırılardan tamamen farklı olarak, insanı hürriyetinden alıkoyan geçici arzulardan, cemaat veya devletin insanı esir kılan katı kurallarından sıyrılarak mutlak itaate, yani Allah’a yükselme çabasını ifade eder. Topçu, dönemin milliyetçi ve muhafazakâr çevrelerinin bireyi toplum içinde eriten sosyolojist yaklaşımlarına çok sert eleştiriler yöneltti. Bireyi sadece bir "iyi vatandaş" veya sürü üyesi olarak gören zihniyetin toplumu çürüteceğini savunarak, insanın kendi hür iradesiyle ahlâki sorumluluklar üstlendiği "şahsiyetçilik" (personalizm) akımını öne çıkardı. Ona göre şahsiyetli insan, kendi imanına sarsılmaz bir şekilde bağlı olan, asrın ve cemiyetin dayatmalarına göre değişmeyen, aksine iradesiyle cemiyeti peşinden sürükleyen demirden bir karakterdir.
ANADOLU RUHUNU VE KUL HAKKINI MERKEZE ALAN BİR MİRAS
Büyük düşünür, Batı’nın pozitivist, pragmatist ve metafiziği dışlayan felsefelerine karşı her zaman Anadolu'nun mistik yapısını ve İslâm tasavvufunu savundu. Türk milliyetçiliğini topraktan kopuk ütopyalardan veya ırkçılıktan ayırarak Selçuklu-Osmanlı tecrübesine, Yûnus Emre ve Mevlânâ gibi değerlerin inşa ettiği manevi temellere oturttu. Demokrat Parti döneminde Türkiye'nin kapitalist liberal sisteme ve Amerikan sempatizanlığına kaymasına karşı da çok net bir duruş sergileyen Topçu, kul hakkının çiğnenmesine karşı İslâm/Anadolu sosyalizmini müdafaa etti. Ona göre bu dava, çiğnenmesi halinde Allah’ın bile affetmeyeceğini bildirdiği kul hakkının doğrudan savunulmasıydı. Hayatı boyunca gösterişten uzak, sabırla çalışan ve ruh cephesinin adeta birer "maden işçisi" olacak idealist bir gençlik hayal eden bilge muallim, yaş haddinden emekli olmasının ardından kısa süren bir hastalığın neticesinde 10 Temmuz 1975'te vefat etti. Cenazesi Fatih Camii'nden kaldırılarak Topkapı Kozlu Mezarlığı'na defnedilen Topçu'nun bıraktığı sarsılmaz ahlâk mirası, vefatının üzerinden geçen yarım asra rağmen hâlâ Türk aydınına rehberlik etmeye devam ediyor.