Tarımsal üretimde artan girdi maliyetleri, özellikle mazot ve benzin fiyatlarındaki aralıksız yükselişle birleştiğinde üreticinin omuzundaki yükü her geçen gün daha da ağırlaştırıyor. Sanayi ürünlerindeki fiyat artış hızının tarımsal getirilere oranla çok daha dik bir grafik çizmesi, tarlasını eken çiftçiyi daha geniş alanlarda üretim yapmaya zorluyor. Bu durum, ekonomik baskılara dayanamayan küçük aile işletmelerinin kademeli olarak piyasadan çekilmesine ve kırsaldaki genç nüfusun kentlere yönelmesine yol açıyor.
“KIRSALDA YAŞAM KOŞULLARI İYİLEŞSE DE GELİR YETERSİZLİĞİ GÖÇÜ HIZLANDIRIYOR”
Kırsal bölgelerde altyapı ve sosyal imkânların gelişmesine rağmen genç nüfusun tarımdan uzaklaştığına dikkat çeken Prof. Dr. Mevlüt Mülayim, ekonomik koşulların ve mülkiyet yapısının üreticiyi zorladığını vurguladı. Mülayim, "Köy yaşamında eğitim olanakları, öğretmen kadrosu, internet altyapısı ve doğal gaz gibi imkânların yaygınlaşmasıyla birlikte yaşam standartları geçmişe kıyasla belirgin şekilde yükselmiş durumda. Buna karşın tarımsal faaliyetlerden elde edilen gelirin yetersiz kalması, gençlerin topraktan koparak kent merkezlerine gitmesini engelleyemiyor. Kırsaldan kente yaşanan bu hızlı yönelim, sosyokültürel dokuyu ve köklü aile yapısını zayıflatırken genç nüfusu tarımda tutacak özel destek ve teşviklerin hayati önem taşıdığı göze çarpıyor. Öte yandan, tarımsal üretimin önündeki en büyük engellerden bir diğeri de karmaşık miras hukuku ve mülkiyet yapısı olarak karşımıza çıkıyor. Aile içi intikal süreçlerinde yaşanan uzun süreli gecikmeler, resmi kayıtlarda bireylerin üzerinde çok sayıda parsel görünmesine rağmen fiiliyatta parçalanmış ve işlevsiz küçücük tarlaların kalmasına sebep oluyor" değerlendirmelerini yaptı.
TARLADAN TEZGÂHA FİYAT FARKI SERBEST PİYASA KOŞULLARIYLA AÇIKLANAMIYOR
Hububat üretimindeki rekolte artışına rağmen çiftçinin kâr edemediğini ve aracı marjlarının piyasa dengesini altüst ettiğini belirten Mülayim, "Yağışların olumlu seyretmesi sayesinde bu yıl hububat üretiminde yüksek verim rakamlarına ulaşıldı. Devlet tarafından açıklanan 16,5 TL seviyesindeki buğday alım fiyatı piyasa şartlarında 19–20 TL bandına kadar yükseldi. Ancak borçları veya imkânsızlıkları nedeniyle ürününü elinden erken çıkarmak zorunda kalan üreticiler bu fiyat artışından faydalanamadı ve oluşan kâr marjı aracı kurumların elinde kaldı. Üretim sahasında 5 TL olan bir gıda ürününün pazar ve market tezgâhında 30 TL'ye ulaşması, üretici ile nihai tüketici arasındaki makasın ne derece açıldığını net biçimde gösteriyor. Nakliye, faturalandırma ve makul ticaret payı dikkate alınsa dahi oluşan katlı fiyat farklarının serbest piyasa koşullarıyla açıklanamayacağı değerlendiriliyor. Kamusal denetimlerin yetersiz kaldığı noktalarda denetimsiz kazanç sağlayan yapıların türememesi için kanuni yaptırımların sıkılaştırılması ve doğrudan üreticiyi koruyan satış ağlarının devreye sokulması gerekiyor" dedi.
EKİM PLANSIZLIĞI İSRAFA VE İTHALAT BAĞIMLILIĞINA YOL AÇIYOR
Tarımsal üretimde planlama eksikliğinin bazı ürünlerde arz patlamasına, bazılarında ise ithalata neden olduğunu dile getiren Mülayim, "Son dönemlerde karpuz ve soğan gibi milli servet niteliğindeki ürünlerin derelere dökülmesi ya da yol kenarlarında çürümeye terk edilmesinin temelinde ekim planlamasındaki aksaklıklar yer alıyor. Üreticilerin bir önceki sezon yüksek kazanç sağlayan ürünlere kitlesel olarak yönelmesi arz patlamasına yol açarken, buğday gibi stratejik ürünlerin ekim alanları daralıyor. Bir yıl 5 TL seviyesine kadar gerileyen soğan fiyatlarının takip eden sezonda 70–80 TL hatta 100 TL seviyelerine çıkması bu plansızlığın somut bir örneğidir. Üretim planlamasındaki boşluklar, mısır gibi temel ürünlerde ithalat bağımlılığını da beraberinde getiriyor. Türkiye'nin yıllık 11–11,5 milyon ton seviyesindeki mısır tüketimine karşılık yerli üretimin 8 milyon ton civarında kalması, her yıl 3–3,5 milyon ton mısır açığının ithalat yoluyla karşılanmasına neden oluyor. İç piyasadaki üreticiyi desteklemek yerine ithalata yönelmek yabancı çiftçiyi finanse etmek anlamına geldiği için, yurt içindeki üretim dengesini koruyacak destekleme modellerinin hayata geçirilmesi bekleniyor" ifadelerini kullandı.
KONYA OVASI'NA SU TRANSFERİ GÜNEŞ ENERJİSİYLE EKONOMİK HALE GELDİ
Konya Ovası'ndaki kuraklık riski ve su yetersizliği konusuna değinen Mülayim, havzalar arası su aktarımının artık yenilenebilir enerji kaynaklarıyla daha kolay olduğunu vurguladı. Mülayim, "Türkiye'nin tahıl ambarı konumundaki Konya Ovası'nda mevcut su potansiyeli tarımsal ihtiyacı karşılamakta yetersiz kalıyor. Bölgede damla ve yağmurlama gibi modern sulama sistemlerine geçilmesine rağmen sulanamayan geniş araziler bulunuyor. Üretimde kalabilmek adına risk alarak kuyu açan çiftçilerin durumu bir cezai ihlalden ziyade ayakta kalma mücadelesi olarak değerlendirilirken, çözümün yeraltı su kaynaklarını besleyecek büyük ölçekli su transfer projelerinden geçtiği vurgulanıyor. Doğal gaz gibi enerji kaynaklarının sınır ötesinden taşınabildiği günümüz teknolojisinde, kış aylarında Göksu Havzası'ndan Akdeniz'e boşuna akan suların ekosisteme zarar vermeden Konya Ovası'na aktarılması stratejik bir zorunluluk niteliği taşıyor. Geçmiş yıllarda yüksek enerji giderleri nedeniyle maliyetli bulunan sulama projeleri, Konya'nın yüksek güneş alma potansiyeli ve gelişen Güneş Enerjisi Santralleri sayesinde günümüzde uygulanabilir seviyelere gelmiş durumdadır" açıklamalarında bulundu.
MERALARIN EKOSİSTEMİ KORUNMALI, ARAŞTIRMA ENSTİTÜLERİ YAPILAŞMAYA KURBAN EDİLMEMELİ
Sürdürülebilir tarım için meraların doğru kullanımı ve Bahri Dağdaş Uluslararası Tarımsal Araştırma Enstitüsü'nün korunması gerektiğine dikkat çeken Mülayim, açıklamasını şu sözlerle tamamladı: "Gıda güvenliğinin sürdürülebilirliği açısından meralar yalnızca hayvan otlatma alanı değil, korunması gereken canlı birer ekosistemdir. Zamansız ve aşırı otlatma bitki örtüsünü zayıflatır. Tarımsal üretimde yapay zekâ ve drone ile ilaçlama gibi teknolojik imkânların kullanımının bilimsel yöntemlerle yaygınlaştırılması gerekir. Şehirleşme baskısı altında kalan verimli tarım arazilerinin ve eski bağ-bahçe alanlarının yapılaşmaya açılması ve jeolojik yapısı uygun alanlarda dikey mimariye geçilerek toprağın korunması gerekir. Bu kapsamda tescilli tahıl tohumlarının geliştirildiği Bahri Dağdaş Uluslararası Tarımsal Araştırma Enstitüsü arazisinin bütünlüğünün korunması hayati bir önem taşıyor.”




